Ebedi Şehir Roma
İlk yurt dışı ziyaretimi yıllar önce İtalya’ya yapmıştım. Daha sonra da farklı sebeplerle birçok kez İtalya’da bulundum; farklı şehirlerini gezme ve görme imkanı buldum. Ama İtalya veya şehirleri hakkında daha önce yazı yazmamıştım. Kısmet bugüneymiş 🙂 Bir İtalya yazısı yazılacaksa o da hiç kuşkusuz Roma ile ilgili olmalıydı. Dünyanın en büyük antik kenti, ebedi şehir Roma…
Bence İtalya, ülkemizden sonra dünyadaki en güzel ülke olabilir. Tarihi, doğal güzellikleri, kültür mirası şehirleri, mutfak lezzetleri ile İtalya da kuşkusuz çok çok özel bir ülke. Başkenti Roma da İtalya’nın eşsiz mücevheri…
Bir Roma yazısında şehrin kuruluş efsanesinden bahsetmemek olmaz. Efsaneye göre savaş tanrısı Mars ile bir Vesta rahibesinin oğulları olarak doğan ikiz kardeşler Romulus ve Remus, Palatino Tepesi’nde terk edilirler. Daha sonra onları bulan bir dişi kurt tarafından emzirilir ve büyütülürler. Büyüyen Romulus da MÖ 753 yılında şehri kurar. İki kardeşi emziren dişi kurt heykeli şehrin simgesidir, şehirde birçok noktada karşınıza çıkacaktır.
Roma da tıpkı İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulmuş. Tiber Irmağı çevresinde yükselen Aventino, Capitolino, Celio, Esquilino, Palatino, Quirinale ve Viminale kentin kurulduğu 7 tepeyi oluşturuyor.
2025 yılının Roma için ayrı bir önemi var. Jübile, Katolikler’de Roma’ya hacca gidenlerin kilisece günahlarının tam olarak bağışlandığı yıl olarak geçiyor ve her 25 yılda bir tekrarlanıyor. 2000 yılından sonraki ilk jübile yılı için şehrin birçok tarihi yapısı restore edildi ve hazırlandı. Zaten her daim turist çeken bu şehir üzerine bir de jübileyi ekleyince daha da kalabalıklaştı kuşkusuz. Ama restore edilen tarihi yapılar ve jübile yılının getirdiği bazı avantajlar da (ziyaret saatlerinin uzatılması, müzelerin bazı günler ücretsiz olması gibi) yok değil. İyi araştırıp denk getirmek önemli tabii.
Roma anlatması kolay bir şehir değil, tıpkı İstanbul gibi. Yine de elimizden geleni yapalım ve şehri anlatmaya başlayalım…
Piazza Venezia & Vittorio Emanuele II
Piazza Venezia şehrin kalbi sayılabilir, bir bakıma da modern tarihi şehirle antik şehrin kesişim noktası. Muhtemelen birden fazla kez uğrayacağanız bu meydan, şehri gezmeye başlamak için de en uygun yer olabilir.

Meydandaki bembeyaz ve devasa Vittorio Emanuele II Anıtı‘nın, her ne kadar “düğün pastası” veya “Roma’nın takma dişleri” gibi lakaplar alsa da, etkileyici olmadığını söylemek mümkün değil. İtalya’nın birliğini sağlayan ve ülkenin ilk kralı Vittoriano’ya adanan anıtın yapımı 1885-1911 yılları boyunca sürmüş.

Aynı zamanda I.Dünya Savaşı’ndan sonra Meçhul Asker Anıtı’nı da kapsayan bu anıtı ziyaret etmek ücretsiz. Merdivenlerden terasa çıkıp arkadaki eşsiz tarihi Roma manzarasını yukarıdan seyretmek bu anıtı ziyaret ettiğinizde yapılması gerekenlerden…

Piazza del Campidoglio & Musei Capitolini
Vittorio Emanuele II Anıtı’nın arkasında şehrin en özel meydanlarından birine çıkan merdivenler bulunuyor. Zarif merdivenler La Cordanata‘yı çıkıp Yunan mitolojisinde Zeus’un ikiz çocukları Kastor ve Polluks’un görkemli heykellerini geçince muhteşem bir rönesans meydanı olan Piazza del Campidoglio‘ya ulaşılıyor.
Capitolino Tepesi’nde yer alan bu meydan zamanında Iupiter Optimus Maximus Capitolinus Tapınağı’na ev sahipliği yapıyormuş ve eski kentin en kutsal alanıymış. Meydanı günümüzdeki haline kavuşturan büyük sanatçı Michelangelo, meydanın ortasına aynı zamanda bir filozof olan büyük Roma imparatorlarından Marcus Aurelius’un bronz heykelini yerleştirmiş.

Meydanda zamanında kentin belediye binası da olan birçok saray binası bulunuyor. Compidoglio Sarayları içinde yer alan Musei Capitolini (Capitol Müzesi), kesinlikle ziyaret edilmesi gereken bir müze. 1734 yılında Papa XII.Clemens tarafından ziyarete açılan bu müze dünyanın ilk müzesi olarak kabul ediliyor.

İtalya, dolayısıyla da Roma genel olarak heykel sanatının doruk noktası, bu müzedeki heykeller de bunu kanıtlar nitelikte. Müzede Roma İmparatorları’nın büstlerinin sıralandığı salonların yanı sıra, Ölen Galyalı, Capitolino Venüsü, Roma’nın sembolü haline gelen Romulus ve Remus’u emziren bronz Capitolino Dişi Kurt heykelleri özellikle dikkat çeken eserler. Üst katta yer alan resim galerisinde ise Carvaggio, Bellini, Velazquez ve Tiziano gibi büyük ressamların eserleri görülebilir.
Via dei Fori Imperiali
Vittorio Emanuele II Anıtı’nın hemen yanından başlayan cadde Via dei Fori Imperiali, dünyanın en ünlü ve gözde antik alanlarının ortasından Kolezyum’a kadar akıp gidiyor. Bu cadde 19.yüzyıldan bu yana şehir planlarında olsa da bunu hayata geçirmek ve açılışını yapmak Roma’ya eski ihtişamlı günlerine döndürmek isteyen faşist lider Mussolini zamanında mümkün olabilmiş. Romalılar, cadde üzerinde akan trafik nedeniyle oluşan yoğunluk ve titreşimin tarihi eserlere zarar vermesi nedeniyle caddenin trafiğe kapatılmasını talep etse de bu karar henüz tam olarak alınabilmiş değil. Yine de bizim ziyaret ettiğimiz dönemde, jübile senesi de olduğu için olabilir, cadde trafiğe kapalıydı.

Bu caddenin bir tarafı Roma Forumu, diğer yanı İmparatorluk Forumları. Bu caddeden yürümek gündüz ayrı, gece ayrı bir keyif. Bir yandan arkeolojik çalışmaların devam ettiği bu alanda her kalıntının, her taşın ne olduğunu anlayabilmek asla mümkün değil.
İmparatorluk Forumları’nın olduğu tarafta cadde boyunca Julius Caesar, Augustus, Traianus, Vespasianus gibi imparatorların heykelleri dizilmiş. Yolun sonundaki Kolezyum’a yaklaştıkça, bu antik dönem harikası büyüyor, büyüdükçe bizdeki heyecan artıyor 🙂

Kolezyum
Yeni 7 dünya harikasından biri olan Kolezyum, bu payeyi sonuna kadar hak ediyor. Belki, Russell Crowe’un harika oyunculuğuyla parlayan Gladiator’deki kadar ihtişamlı değil ama 2000 yıllık bu yapı tam bir mimari şaheser…
Köleler ve mahkumlar tarafından inşa edilen 50.000 kişilik kapasiteli Kolezyum, kanlı gladyatör dövüşleriyle imparatorların ve Roma halkının bir eğlencesiydi. Belki de halkın ilgisini yöneltip onları kontrol etmenin bir yoluydu. Düşününce artık böyle kanlı yöntemlerin yerini daha “insani” yaklaşımlar alsa da hükmedenler yönetilenleri uyutmanın bir yolunu buluyor; yani tarih tekerrürden ibaret…

Kolezyum’un dışını süsleyen değerli mermer kaplamalar, traverten ve heykeller zamanla papalar, prensler ve asil aileler tarafından kilise ve saraylara taşınmış. Ama devasa yapının iç ve dış iskeleti halen büyük bir ihtişamla duruyor.

Önünde her daim büyük bir ziyaretçi sırası bulunan Kolezyum’u ziyaret etmek için önden online olarak bilet almakta fayda var. Bu kapıda hiç sıra olmayacağı anlamına gelmese de kıyasla çok daha az bekliyorsunuz. Kolezyum’u gezmeye Roma ve Kolezyum tarihini anlatan geniş bir koridordan başlanıyor. Sonra yukarıdan aşağıya doğru 360 derece dönerek farklı açılardan bu devasa yapıyı geziyorsunuz.
Kolezyum’da gladyatör dövüşlerini izleyen seyircilerin yerleri sosyal statülerine göre belirleniyormuş, buna örnek alanların bir kısmını görmek mümkün oluyor. Bu durumu bir anlamda günümüzde de stadyumlarda gözlemleyebiliyoruz; protokol tribününü, özel locaları ve diğer bölümlerini düşününce yüzyıllar sonra da değişen pek bir şey yok gibi…

Kolezyum tarih boyunca sadece gladyatör dövüşleri için kullanılmamış; farklı dönemlerde barınma alanı, iş dükkanları, taş ocağı, kışla olarak görev yapmış. Günümüzde dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından olan Kolezyum için eski bir İngiliz kehaneti diyor ki “Kolezyum ayakta kaldıkça Roma da yaşayacak, Kolezyum yıkıldığında Roma da yıkılacak ve Roma yıkıldığında dünya da yıkılacak…”

Kolezyum’un hemen yanında yer alan etkileyici Constantine’in Zafer Takı (Arch of Constantine), 315 yılında Palantino Tepesi’nin hemen önüne dikilmiş. 21 metrelik yüksekliği ve 26 metrelik genişliğiyle Romalılar’a ait en büyük zafer takı olma özelliğine sahip bu anıt, aynı zamanda da Roma Forumu’nun bir anlamda başlangıç noktası.
Roma Forumu
Roma Forumu, büyük bir kısmı yıkılmış olsa da, kentin zamanında sahip olduğu ihtişamı anlamanızı sağlayacak şehrin en özel alanlardan birisi kesinlikle. Palatino, Capitolino ve Esquilino tepeleriyle çevrilmiş bu alan, kentin idari, dini ve ticari merkeziymiş. Barbar istilalarının ardından terk edilen Roma Forumu, sayısız deprem, yangın ve sel felaketi yaşamış. Rönesans döneminde de forumdaki eserlerin bir kısmı mimarlar tarafından yağmalanmış ve başka yerlere taşınmış. Ancak 19.yüzyılda yapılan çalışmalarla tekrar gün ışığına çıkarılabilen Roma Forumu, halen keşfedilmeye devam ediyor. Alanda sayısız sütun, kemer ve anıt bulunuyor ki; bunların yüzde 1’inin bulunduğu bir alan ziyarete değer bir örenyeri statüsünde olabilirken buranın yaratacağı etkiyi siz hayal edin…

Foruma, Kolezyum tarafından Kudüs’ün fethine itafen MS 70 yılında dikilen Titus’un Zafer Takı‘ndan geçerek giriliyor. Forumun bu tarafında görülecek yapılar arasında Antoninus ve Faustina Tapınağı, Casa delle Vestali (Vesta Bakireler Salonu), Tempio di Vesta (Vesta Tapınağı), Basilica di Massenzio (Maxentus Bazilikası) bulunuyor. Bunlardan Antoninus ve Faustina Tapınağı ve Maxentus Bazilikası gerçekten çok görkemli yapılar, dikkatinizi muhakkak çekecektir.

Forumun diğer tarafına doğru ilerledikçe etkileyici birçok yapıyı daha sırasıyla göreceksiniz. 608 yılında Bizans İmparatoru’na itafen dikilen Colonna di Foca (Phokaia Sütun), kentin kurucusu Romulus’a atfedilen mezar Lapis Niger, üç sütünlu Arco di Settimo Severo (Septimus Severus Takı) ve Vespasian ve Titus Tapınağı özellikle dikkat edilmesi gereken önemli yapılar.

Bu bölgedeki Roma’nın ilk senato binası olan tuğladan yapılmış Curia‘nın dünya tarihinde çok önemli bir yeri var. Bu bina dünya tarihindeki tüm parlamentoların ilk atası. Ayrıca bugünkü hukuk sisteminin temellerini oluşturan Roma hukukunun tartışılıp ortaya çıktığı yer. Kısacası günümüzde modern demokrasinin temelleri burada atılmış, görmeden geçmeyin…
Roma Forumu’nun en ihtişamlı yapılarından biri Chiesa dei Santi Luca e Martina Martiri, Septimus Severus Takı’nın yanında yükseliyor. Geçmişi 228 yılına kadar uzanan bu tarihi kilise, Septimus Severus döneminde St.Martina’ya adanmış. Daha sonraki dönemlerde birçok kez restorasyon geçiren yapının ismine 16.yüzyılda kentte ressamlar, heykeltraşlar ve mimarları yetiştiren St.Luca Akademisi’ne itafen St.Luca da eklenmiş. Yapılan mimari değişiklikler ve eklemeler 17.yüzyılda son bularak kilise günümüzdeki halini almış. Hem dış hem iç mimarisiyle göz kamaştıran kiliseye mutlaka göz atın.

Roma Forumu’nun hemen batısında yükselen Palatino Tepesi, forumu yukarıdan izlemek için olduğu kadar Roma tarihindeki ikonik bazı yerleri görmek için de görülmesi gereken bir yer. Zamanında Cicero gibi soylu devlet adamlarının yaşadığı önemli bir semt olan bu tepede, Roma’nın ilk imparatoru Augustus’un evi olduğu düşünülen Casa di Livia, Roma şehrinin doğuş efsanesinin başlangıç noktası demirden harabeler Capande di Romolo (Romulus’un Kulübeleri) ve zamanında tepede yer alan sarayları birbirine bağlayan Neron’un yeraltı geçitleri Criptoportico di Nero gibi yapıları görecek ve Palatino’ya çıkarken harcadığız enerjiye değdiğini düşüneceksiniz. Bunlar yetmez diyorsanız, en görkemli zamanından 300 bin kişinin araba yarışlarını izlemek için toplandığı Circus Maximus‘un en güzel manzaraları Palatino’dan görülebilir 🙂

Roma Forumu’nda görülecek yapılar bunlarla sınırlı değil. Forumun Via dei Fori Imperiali’ye komşu kısmında Roma’nın en eski ve önemli kiliselerinden bazıları bulunuyor: Santi Cosma e Damiano ve Basilica di Santa Francesca Romana. Forumun Kolezyum’a bakan Velian Tepesi üzerinde yükselen Temple of Venus and Rome (Tempio di Venere e Roma) forumda mutlaka görülmesi gereken yapılardan biri. İmparator Hadrian tarafından yaptırılan bu tapınak eski Roma’nın en özel yapılarından biriymiş, ki 2000 yıllık yapıdan kalanlar bile bunu anlamanıza yetiyor.

Roma Forumu’nda yer alan her yapıdan veya kalıntıdan bahsetmek mümkün değil. Zaten her şeyi keşfetmeye ve anlamaya çalışmak neredeyse imkansız. Ama tabii eski Roma’nın ruhu da burada yaşıyor denilebilir. Bu nedenle hakkıyla gezmek için birkaç saat, meraklıları içinse en azından bir yarım günü buraya ayırmak uygun olur. Bir de forumun ışıklandırmalar altındaki enfes görüntüsünü akşam saatlerinde görmeyi ihmal etmeyin. (Jübile yılına özel Roma Forumu’nun bazı kısımları gece de gezilebiliyordu, belki bunu sürekli de kılarlar…)

İmparatorluk Forumları
Via dei Fori Imperiali’nin diğer tarafında Roma Forumu’ndan daha sonra kurulan İmparatorluk Forumları bulunuyor. Bu forumlar imparatorlardan Julius Caesar, Augustus, Traianus Vespasianus ve Nerva’ya itafen yaptırılmış.

İmparatorluk Forumları’nda yer alan en özel yapı hiç kuşkusuz Traianus Sütunu. Sadece Roma tarihi değil dünya tarihinin de en özel sanat eserlerinden biri olarak kabul edilen bu anıt, 113 yılında imparator Traianus’un Daçya seferinde kazandığı zafer üzerine dikilmiş. 30 metre yüksekliğindeki anıt, 20 devasa mermer üzerine spiral biçimde işlenen 2500 figür barındırıyor. Bu figürlerden 60’ı bizzat Traianus’a ait. Bu kadarı birazcık fazla gelmiş olacak ki, sütunun tepesindeki yine imparatora ait heykel 16.yüzyılda bronz bir Aziz Petrus heykeli ile değiştirilmiş…

İmparatorluk Forumları’nda eski Roma’ya ait en iyi korunmuş bazı yapılar da görülebiliyor. Traianus Pazarları‘nda yer alan eski sokaklar ve 150 civarı dükkan, zirve döneminde bu bölgenin ne derece bir alışveriş ve ticaret merkezi olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.
Tıpkı Roma Forumu gibi İmparatorluk Forumları da gece de ziyaret edilmeli ve burada ışıklandırma altındaki eşsiz görüntülere şahit olunmalı…

Yeri gelmişken Roma’dan ilk gastronomi tavsiyesini de verelim. Kolezyum ve forumlara yakın konumuyla La Nouca Piazzetta gerçekten özel bir pizzacı. Her daim kalabalık olan bu restoranta gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var, aksi halde kapıda bir süre sıra beklemeyi göze almak gerekir. Pizzasına gelince, görünüm itibarı ile klasik pizzadan aslında epey farklı, şaşırtıyor. Hamuru ince değil kalın, şekli yuvarlak değil dikdörtgen ama lezzet nasıl derseniz fevkaladenin fevkinde 🙂
Trevi Çeşmesi
Piazza Venezia’nın kuzeyinde kalan kısım antik şehirden görece yeni olsa da yine şehrin önemli tarihi yapılarına ev sahipliği yapıyor. Bu kısmı gezmeye başlamak için en uygun yerlerden biri Roma’nın da en meşhur yapılarından biri olan Trevi Çeşmesi.
Türkçesi “Üçyol Çeşmesi” anlamına gelen, “Aşk Çeşmesi” de olarak anılan bu güzel yapı Roma’nın en turistik yerlerinden biri. Mimar Nicola Salvi tarafından tasarlanan Trevi Çeşmesi’nin yapımı 1762 yılında tamamlanmış. 26 metre yüksekliğe ve yaklaşık 50 metrelik genişliğe sahip Barok tarzdaki yapıdaki heykellere hayran kalmamak mümkün değil.

Trevi Çeşmesi’nde gerçekleştirilen bir de ritüel var: çeşmeye omuz üstünden madeni para atmak. İnanışa göre çeşmeye madeni para atan biri dönüp dolaşıp bir gün Roma’ya tekrar gelecektir. Roma hayran olunası bir şehir olduğu için ve de insanlar tekrar tekrar bu şehri bir daha görmek istediğinden olacak bunu yapmayan neredeyse yok gibi. Kendini gerçekleştiren kehanet tam olarak da böyle bir şey olsa gerek 🙂 Akıllı İtalyanlar için hava hoş tabi; çeşmeye günlük 3000 €, yıllık olarak da 1.5M € civarında bir para atıldığı tahmin ediliyor. Neyse ki bu para hayır işlerinde kullanılıyormuş…
Önemli bir tavsiye; her daim kalabalık olan Trevi Çeşmesi’ne sabah erken saatlerde gitmekte fayda var. Aksi halde fazlasıyla sıra bekleyip çeşmeye istediğiniz kadar yaklaşamama riskiniz var. Daha doğrusu çeşmeye yaklaştığınızda müthiş bir kalabalığın içinde sakinlikten çok uzak, keyifsiz anlar geçirebilirsiniz.

Trevi Çeşmesi’nin altında yatan bir de gizli tarih var. Yakın bir zamanda yapılan kazı çalışmalarıyla çeşmenin 9 metre kadar altında antik Roma dönemine ait kalıntılar bulunmuş. Bu kalıntılar arasında Trevi Çeşmesi’ne de su taşıyan 2000 yıllık su kemerini ve antik Roma döneminden kalma soylu evine ait odalar, koridorlar gibi yapılar var. Meraklıları için bu kalıntıları yakından görmeye yönelik rehberli turlar düzenleniyor, ilginç bir deneyim olabilir.

Roma’da görülecek çok fazla şey var. Birinden ötekine yürürken o güzel sokakların da tadını çıkarmak gerek. Roma’da her köşede, her sokakta dikkatinizi çekecek bir detay bulmanız mümkün. Dolayısıyla varılan yer kadar, gidilen yollara da odaklanmak gerek 🙂
Pantheon
Sadece Roma değil tüm dünya üzerindeki en ünlü mabetlerden biri olan Pantheon 2000 yıllık bir geçmişe sahip. Temelleri milattan önce atılan bu yapının inşası 124 yılında tamamlanmış. Geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki tüm tanrılara adanan “Bütün Tanrıların Tapınağı” dünyanın en büyük ve görkemli kubbelerinden birine sahip. Yapıldığı dönemde Pagan tanrılarının heykelleri ile süslü mabet 7.yüzyılda Katolik Kilisesi’ne dönüştürülmüş.
43 metre genişliğindeki kubbeyi (San Pietro Bazilikası’ndan bile daha geniş) izlemeye doyum olmuyor. Kubbenin ortasında oculus adı verilen bir de açıklık bulunuyor. Roma’nın en eski şehir efsanelerinden birine göre bu açıklıktan yağmur girmezmiş…

Önünde uzun sıralar oluşan Pantheon’u sabah erken saatlerde ziyaret etmekte fayda var. Mabedin bulunduğu Piazza della Rotonda‘nın ortasında 16.yüzyılda inşa edilmiş bir de çeşme bulunuyor. Çeşmeye bir yüzyıl sonra eklenen dikilitaş da meydana ayrı bir hava katıyor. Gerek meydanın gerek de Pantheon’un manzarasına doyabilmek için mabedi tam karşıdan gören mekanlarda vakit geçirmeyi düşünebilirsiniz.

Piazza Navona
Sırada kentin en güzel meydanlarından biri, Piazza Navona var. 2000 yıl önce bu meydanda Domitianus Stadyumu bulunuyormuş, Piazza Navona da o zamanki stadyumun açık alanına konumlandırılmış. Geçmişten günümüze açık hava gösterilerine ev sahipliği yapan bu meydanda artık mızrak dövüşleri, spor müsabakaları yerine çeşitli oyunlar izlenebiliyor. İnsanın attığı ilk adımdan itibaren büyüsüne kapıldığı bu meydan, tarihin, mimarinin ve sanatın bir kentin doğal yaşam akışıyla yakaladığı ahengin en uç noktası olabilir…

Piazza Navona’nın merkezinde iki gösterişli yapı bulunuyor. Bunlardan ilki ünlü heykeltraş Bernini’nin Fontana dei Quattro Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi) dört büyük kıtanın dört büyük nehrini (Nil, Ganj, Rio de la Plata ve Tuna) simgeleyen etkileyici bir heykel ve dikilitaş kompozisyonu. 1651 yılında tamamlanan çeşme hemen arkasında yükselen Sant’Agnese in Agone Kilisesi ile bütünleşmiş.
Meydanın iki ayrı ucunda yine etkileyici eserler var. Dört Nehir Çeşmesi’ne daha yakın konumdaki Fontana del Moro bir yunusla dövüşen bir Mağribi heykeli ve yine Bernini imzası taşıyor. Diğer tarafta ise Antonio Della Bitta tarafından yapılan Neptün Çeşmesi var.

Piazza Navona’nın tam olarak keyfine varmak için meydandaki mekanlardan birinde soluklanmak iyi bir fikir olabilir (mekan olarak öneri: 4 Fiumi). Soluklanırken çeşmelerin, heykellerin yanı sıra barok mimari ile bezeli etkileyici binaları izleyebilirsiniz. Mekanlarda yemek yemeyi tercih etmeseniz bile İtalyan dondurmasının tadına bakın derim 🙂 Meydandaki yapılardan biri Palazzo Braschi aynı zamanda bir müze, yeterince soluklandıktan sonra bu müzeyi de gezebilirsiniz.

Campo de’Fiori
İkonik bir meydandan diğerine geçelim. “Çiçek tarlası” anlamına gelen Campo de’Fiori, Navona’ya tezat bir güzelliğe sahip. Burada gösterişli mimariler veya muntazam binalar yok, ama meydana kurulan pazarın getirdiği bir hareket ve devinim var. Kurulan pazarda meyve, sebze, giysi, kıyafet, hediyelik eşya ve elbette çiçek satıcıları mevcut.
Günümüzde cıvıl cıvıl olan bu meydan aslında karanlık da bir geçmişe sahip. Campo de’Fiori’de 17.yüzyılda halkın da izleyebildiği idamlar gerçekleştiriliyormuş. Bunlardan en trajik olanı düşüncelerinden dolayı canlı canlı yakılan filozof Giordono Bruno unutulmamış, heykeli bu karanlık günlere ibret olarak meydanın ortasına dikilmiş. İnsanlık tarihinin küçük bir özeti gibi, çağının ötesinde düşünen insanların yaşarken cezalandırılması, sonradan unutulmamak üzere hakkının teslim edilme çabası…

Campo de’Fiori’nin biraz arkasında şehrin bir diğer ünlü meydanı Piazza Farnese yer alıyor. Bu küçük meydan adını şehrin en güzel barok saraylarından biri olan Palazzo Farnese‘den almış. Sarayın hemen arkasındaysa Roma’nın en ünlü sokaklarından biri Via Giulia yer alıyor. Tiber nehrine paralel yaklaşık 1 km boyunca uzanan bu sokak, üzerindeki yapılarla kentin mimari tarihi açısından ayrı bir öneme sahip.

16.yüzyılda Roma’nın Rönesans dönemi dönüşümünün merkezi olan Via Giulia, o dönem birçok kilise ve saray yeni mimari tarzıyla inşa edilmiş. Hatta diğer ülkelerin temsilcilikleri ve Roma’da yaşayan soylular da bu sokak civarına taşınmış. Via Giulia’da yürümek ve o dönemi hayal etmek gayet keyifli oluyor. Sokaktaki en ikonik manzara ise Arco Farnese ve üzerini kaplayan yeşil sarmaşıklar…

Roma’da nereye baksanız, nereye adım atsanız orada bir tarih var. Via Giulia’nın bitiminden yukarıya doğru yürürken yine antik kalıntılarla kaplı büyükçe bir alan karşınıza çıkacak. Kentin simge yapıları yanında adı pek duyulmamış Largo di Torre Argentina (Gümüş Kule Meydanı), antik dönemde ticaret ve bankacılık işlemlerinin yapıldığı bir alanmış. Kentin açık hava müzelerinden biri olan bu alan meraklıları için ilginç olabilir.

Ana caddenin (Corso Vittorio Emanuele II) karşı tarafında Piazza Navona’ya yakın konumdaki V. del Governo Vecchio bölgede görülmesi gereken sokaklardan bir diğeri. Özellike üzerinde yer alan kafe ve restorantlar yemek yiyip vakit geçirmek için bire bir.


Bunlardan hemen karşı karşıya yer alan iki mekanı özellikle dikkate alabilirsiniz. Mimi e Coco, İtalyan mutfağının klasiklerinin tadına varabileceğiniz şirin bir restorant. Karşısındaki Two Sizes ise kentin en ünlü tiramisucularından biri. İsminden anlaşılacağı gibi iki boyuttaki plastik kaplarda tiramisu satan bu küçük pastacının önünde sürekli bir kuyruk var. Ama merak etmeyin sıra oldukça hızlı ilerliyor. Tatlı veya tiramisu düşkünüyseniz uğramadan geçmeyin 🙂
Via del Corso
Modern Roma’nın en popüler caddesi Via del Corso‘ya Roma’dayken birkaç kez uğramanız çok olası. Piazza Venezia’dan başlayıp Piazza del Popolo’da son bulan yaklaşık 1.5 km uzunluğundaki ana cadde, üzerindeki alışveriş dükkanları, mağazalar, kafeler, restorantlar ve yine olmazsa olmaz tarihi yapılarla hem kentlilerin hem de turistlerin uğrak noktası.
Büyük kısmı trafiğe kapalı yayalara ayrılmış Via del Corso üzerinde görülecek tarihi yapılardan en önemlisi Piazza Colonna‘da yer alan Marcus Aurelius Sütunu. Traianus Sütunu model alarak yaptırılan 30 metrelik bu sütun imparatorun zaferlerini simgeleyen rölyeflerle süslenmiş ve spiral biçiminde tasarlanmış. Cadde üzerinde görülebilecek diğer tarihi yapılar arasında Chiesa di San Marcello al Corso ve Basilica of Saint Lawrence in Lucina gibi kiliseler ile günümüzde müzeye çevrilmiş Palazzo Cipolla ve Palazzo Chigi gibi saraylar bulunuyor.

Gezerken göreceğeniz gibi Via del Corso üzerinde birçok ünlü markanın mağazaları bulunuyor. Piazza Colonna’nın hemen karşısında yer alan Galleria Alberto Sordi güzel bir iç tasarıma sahip butik bir alışveriş merkezi, uğramayı düşünebilirsiniz.
Piazza di Spagna ve İspanyol Merdivenleri
Via del Corso üzerinde ilerlerken Via dei Condotti‘ye döndüğünüzde şehrin en popüler buluşma noktası olan Piazza di Spagna (İspanyol Meydanı)‘ya giden yolu ve dolayısıyla da İspanyol Merdivenleri‘ni bulmuş oluyorsunuz. İsmini İspanyol büyükelçiliğine ait binadan alan bu meydan ve merdivenler günün her saati belirli bir kalabalığı ağırlıyor.
Üç güzel sıra halinde yükselen İspanyol Merdivenleri, 16.yüzyılda inşa edilmiş bir Fransız Kilisesi olan Trinita dei Monti‘ye çıkıyor. İkiz kuleleri ile kilise ve merdivenler kentin en bilinen, bir o kadar da etkileyici görüntülerinden birini veriyor. İspanyol Merdivenleri baharda pembe açelyalarla süslenirmiş, yaz günlerinde de İtalyan modacıların taze tasarımlarını sergilediği bir podyuma dönüşürmüş. Denk gelirseniz keyifli bir deneyim olabilir.

İspanyol Merdivenleri’nin hemen altında yer alan batık gemi şeklindeki mermer çeşme Fontana della Barcaccia, Roma’da seyretmekten sıkılmayacağınız güzellikteki bir diğer çeşme. Merdivenlerin başladığı noktada edebiyat severlerin dikkatinden kaçmaması gereken bir de müze bulunuyor: Keats-Shelly Müzesi. İngiliz şair John Keats 1821 yılında henüz 26 yaşındayken merdivenlere bakan bu evde veremden yaşamını yitirmiş. Şairin son günlerini geçirdiği bu ev de onun anısına müzeye dönüştürülmüş.
Piazza di Spagna’ye gelmişken uğramayı düşünebileceğiniz iki ayrı mekandan bahsetmeden geçmeyelim. Zamanında Goethe, Baudelaire, Gogol, Byron ve elbette Keats gibi edebiyatçıları ağırlamış olan 200 yıllık Caffe Greco‘nun farklı atmosferi gözlemlenebilir. Hemen iki sokak ötedeki Pompi ise kentin bir diğer ünlü tiramisucusu. Two Sizes deneyiminden sonra “hangisi daha iyi?” tartışmalarına katılmak isterseniz Pompi’yi de elbette ki ziyaret etmelisiniz 🙂
Piazza del Popolo
Kentin bir diğer önemli meydanı Piazza del Popolo, Via de Corso’nun kuzey ucunda bulunuyor. 18.yüzyılda Napoleon’un mimari Giuseppe Valadier tarafından düzenlenen meydanın ortasında kentin en büyük dikilitaşı bulunuyor. 3300 yıllık bir geçmişe sahip bu dikilitaş Mısır firavunu II.Ramses dönemine ait ve imparator Augustus tarafından Roma’ya getirilmiş.

Meydana ismini veren Rönesans dönemi kilisesi Santa Maria del Popolo, zamanında burada bulunan Neron’un mezarı yerine yaptırılmış. Bu kilisenin karşı tarafında iki kilise Santa Maria in Montesanto Basilica ve Chiesa Santa Maria dei Miracoli yan yana konumlandırılmış. Eskiden meydanın giriş kapısı olarak kullanılan Porta del Popolo etkileyici kemerli bir yapı. Roma’daki ikonik her meydanda olduğu gibi Piazza del Popolo’da çeşmeler unutulmamış; ortada dikilitaşı çevreleyen Fontana dei Leoni ve iki yanda yer alan Fontana della Dea di Roma ile Fontana del Nettuno meydanın güzelliğine güzellik katıyor.

Castel Sant’Angelo
Artık Tiber Nehri’nin diğer tarafına geçme vakti. Tiberin iki yakasını bağlayan 20 civarı köprü var. Bunlardan en güzeli hiç kuşkusuz Castel Sant’Angelo‘ya bağlanan Ponte Sant’Angelo. Bernini ve öğrencileri tarafından 60 yılda tamamlanan 10 heykelle süslü bu köprü apayrı bir sanat eseri. Heykellerin tamamı İsa’nın Çarmıha Gerilişi’ni simgeleyen 10 melek figürünü içeriyor.

Castel Sant’Angelo aslında imparator Hadrianus tarafından kendisi ve ailesi için anıt mezar olarak yaptırılmış, bu nedenle “Hadrianus Mozelesi” olarak da biliniyor. MS 135-139 yılları arasında inşası tamamlanan bu özel yapı bir zamanlar Roma’nın en yüksek yapısıymış. Zamanla papalık kalesine dönüşen Castel Sant’Angelo kentin yaşadığı savaşlar ve işgallerde papaların sığınağı olarak da kullanılmış. Görkemli bir şato görünümündeki bu eşsiz yapı günümüzde bir müzeye çevrilmiş. Castel Sant’Angelo’da zindanlar, silahlar, askeri materyallerin yanı sıra ünlü sanatçıların heykelleri, freskleri ve tabloları da görülecekler arasında.
Vatikan & San Pietro Bazilikası
Castel Sant’Angelo’dan biraz ilerlediğinizde artık başka bir ülkeye Vatikan‘a adım atmış oluyorsunuz. Katolik Hristiyanlığın başı kabul edilen Papalık Makamı için bir şehir devlet statüsü ile 1929 yılında kurulan Vatikan’ın muhtemelen hepsi dini görevlilerden oluşan 1000 civarı bir nüfusu bulunuyor. Yüzyıllar boyu papalığın dünya siyasetine ve tarihine etkisi tartışma götürmez bir gerçek. Günümüzde ise bu etki çok daha düşük. Bunun elbette ki tek veya en önemli sebebi bu değil ama böyle simgesel bir statü vererek bu kurumun siyasetin daha dışında kalmasına da zemin hazırlanmış olabilir.
Roma’da birçok kilise ve bazilikada Vatikan’a ait sarı-beyaz bayrakları fark edeceksiniz. Ancak bunlardan hiçbiri papalık kurumuna da ev sahipliği yapan San Pietro Bazilikası kadar görkemli değil. 23.000 metrekarelik bir alana kurulan San Pietro, Hristiyanlık aleminin en büyük kilisesi konumunda. Bazilikanın görkemli kubbesi Roma şehir silüetinin de vazgeçilmezleri arasında.

Bazilikanın yer aldığı meydan Piazza San Pietro, yine ünlü sanatçı Bernini tarafından tasarlanmış. Meydanı çevreleyen 284 traverten sütunun tepesine azizlere ait 140 heykel yerleştirilmiş. Estetik harikası meydanın güzelliğini tamamlayan 25 metrelik dikilitaş MS 37 yılında imparator Caligula tarafından Mısır’dan şehre getirilmiş. Bu ihtişamlı meydan Paskalya Pazarı’nda 300.000 civarında ziyaretçiyi ağırlayabiliyormuş.
San Pietro Bazilikası’nın içi dışından daha etkileyici olabilir. 212 metre uzunluğa 132 metre yüksekliğe sahip bazilikanın yapımında birçok usta sanatçı beraber çalışmışlar. Bunların arasında Michalengelo, Raffaello, Carlo Maderno gibi dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli sanatçılarından bazıları da bulunuyor. Bazilikanın kendisi kadar içinde yer alan bazı eşsiz eserler de övgüyü hak ediyor. Bunlardan en önemlisi Michalengelo’nun 1500 yılında tamamladığı ünlü Pieta heykeli. Çarmıhtan indirilmiş İsa’yı kucaklayan bir bakire heykeli olan Pieta, Michelangelo’nun imzaladığı tek esermiş. Diğerlerinde buna gerek görmemiş. Bazilikanın içinde görülmesi gereken diğer eserlerden bazıları Bernini’nin Aziz Petrus’un bronz baldakeni, Aziz Petrus heykeli ve papalara ait tarihi taht olarak sayılabilir.

Aslında San Pietro Bazilikası ve Vatikan, en azından 1 tam gününüzü ayırmayı hak edecek kadar çok güzellik barındırıyor. Toplamda 7 km’yi bulan oda ve galeri uzunluğuna sahip Vatikan Müzeleri dünyanın en güzel sanat koleksiyonlarından bazılarına sahip. Michalengelo’nun başyapıtları arasında yer alan dünyaca ünlü “Son Yargı” ve “Adem’in Yaratılışı” fresklerini de tavanında barındıran Sistina Şapeli, “Atina Okulu” ve “Kutsal Ayin Üzerine Tartışma” gibi eşsiz eserlerin de bulunduğu Raffaello Odaları, Neron’un Küveti’nin de sergilendiği Sala Rotonda (Kubbeli Oda), Borgia Daireleri ve Haritalar Galerisi Vatikan Müzesi’ndeki sanat hazinelerinin en önemlileri…
Trastevere
Vatikan’dan Tiber boyunca ilerleyince nehrin diğer yakasında yer alan eski bir mahalle olan Trastevere‘ye ulaşılıyor. Bu yürüyüş sırasında tarih boyunca nehrin her iki yakasını birbirine bağlayan bir köprü konumunda olan Tiberina Adası da görülebilir. Zamanında tıp ve şifa ile ilgili Asklepios Tapınağı’na ev sahipliği yapan ada günümüzde de bu özelliğini devam ettirerek bir hastane kompleksinin merkezi olarak kullanılıyor.

“Tevere’nin (Tiber) karşısı” anlamına gelen Trastevere, kentin kurulduğu zamanlardan bu yana geleneksel işçi sınıfının yaşadığı bir bölge olmuş. Mahallenin sakinleri de kendilerini gerçek Romalılar olarak görüp bununla övünürlermiş. Hatta kendilerine itafen “biz ötekiler” manasındaki “noantri” sözcüğünü yaygın olarak kullanırlarmış.

Günümüzde kafe, restorantlar ve şık dükkanların da sıklıkla görüldüğü Trastevere kendine has özellikleri ile kentteki önemli bir merkez. Kentin en eski kilisesi olduğu düşünülen MS 3.yüzyılda kurulan Basilica of Santa Maria in Trastevere mahallenin hemen kalbindeki şirin bir meydanda yer alıyor. Bu eski mahallede görülebilecek birçok tarihi kilise daha bulunuyor. Bunlardan Basilica di Santa Cecilia in Trastevere kulesi ve içindeki eserlerin güzelliğiyle ziyaret etmeye değer.
Trastevere’den ayrılıp nehrin karşısına Ponte Palatino’dan geçtiğimizde tekrar antik Roma’nın topraklarına doğru yaklaşmış oluyoruz. Karşımızdaki ilk yapı beyaz mermerli sütunlarla dairesel olarak yapılmış bir tapınak olan Tempio di Ercole Vincitore o Ercole Olivario oluyor. Onun az ilerisinde güzel kubbesiyle San Giorgio in Velabro kilisesi yüksekliyor.

Bu meydanda yani Piazza della Bocca della Verità’da görülmeden geçilmeyecek bir tarihi eser var. Bir antik Roma mermer maskesi olan Bocca della Verità (Gerçeğin Ağzı) Santa Maria in Cosmedin kilisesinin portikosunun sol duvarına yaslanmış olarak duruyor. İnanışa göre 1300 kg’lik bu maske elini ağzına koyan herhangi bir yalancının elini ısırırmış, adı da buradan geliyor.

Meydandan kuzeye doğru ilerleyince Roma’nın eski Yahudi Mahallesi’ne girmiş oluyorsunuz. Bu bölgedeki en önemli yapı Teatro di Marcello (Marcellus Tiyatrosu)‘nun geçmişi büyük imparatorlar Julius Caesar ve Augustus’un dönemlerine kadar uzanıyor. 3300 yaşındaki bu antik açık hava tiyatrosunun mimarisi bir görüşe göre Kolezyum’a da model olmuş. 16.yüzyılda Orsini ailesine ait bir saraya dönüşen bu yapı günümüzde zaman zaman açık hava konserlerine ev sahipliği yapıyor.
Tiyatronun yanında yer alan Portico d’Ottavia, imparator Augustus’un kız kardeşine ithafen yaptırılmış. Yapının çaprazındaki Tempio Maggiore de bölgede halen yaşamakta olan Yahudi toplumunun ibadet merkezi, aynı zamanda bir müze.
Via Cavour ve Çevresi
Sırada Roma’nın en önemli caddelerinden biri olan Via Cavour ve çevresindeki yapılar var. Via Cavour aşağıda Via dei Fori Imperiali’den başlıyor, en yukarıda tren garı Termini’ye kadar uzanıyor.
Bölgeyi gezmeye aşağı taraftan başlayınca görülecek yapılardan ilki Chiesa di Santa Maria ai Monti küçük ama çok da güzel bir kilise. 16.yüzyıla ait barok mimarideki kilise şehrin sayısız tarihi kiliselerinden biri. Kilisenin bulunduğu sokaktan bir yukarıdaki sokak Via del Boschetto, Roma’nın eski güzel sokaklarından biri. Bu sokakta yürürken dükkanlardan alışveriş yapabilir, özellikle sarmaşık ve çiçeklerle kaplı apartmanların görüntülerini seyredebilirsiniz.

Via Cavour’un karşı tarafında görülecek daha fazla şey var. Bunlardan en yakın olanı tarihi bir basamaklı geçit olan Scalinata dei Borgia‘yı geçerek ulaşılan Basilica of San Pietro in Vincoli. Bu kiliseyi özel kılansa Michalengelo’nun bir diğer ikonik eseri olan Musa’nın Hükmü (Mosè di Michelangelo) ev sahipliği yapması. Kilisede imparator II.Julius’un mezarının merkezinde yer alan heykelde Michalengelo, peygamberin 10 emri bildirmek üzere Sina Dağı’na çıkıp şehre döndükten sonra halkın altından yaptığı bir heykele tapmasını gördüğü anı tasvir etmiş. Dolayısıyla Michelangelo’nun Musası öfkeli ama kendine hakim görünüyor. Dakikalar boyu seyretseniz doyulmayacak güzellikte bir başka heykel…

Kiliseden ayrılıp Kolezyum’a doğru ilerleyince yüksekçe bir tepeye ulaşılıyor. Bu yeşillik tepelikte bazı imparatorlara ait hamamların kalıntıları var. Bunlardan yakın olan Terme di Tito (Tito’nun Hamamları), daha uzaktakiyse Terme di Traiano (Traianus’un Hamamları). Aslında Roma’da antik bir hamam görmek istiyorsanız hiç şüphesiz görülecek yapı Kolezyum’un biraz arkasında kalan Terme di Caracalla (Caracalla’nın Hamamları) olmalı. Caracalla’nın hamamları gerek korunmuşluğu, gerek büyüklüğüyle çok daha etkileyici.

Via Cavour’a dönüp tren istasyonu yönünde yukarı doğru yürüdüğünüzde Roma’nın en önemli kiliselerinden biri sağınızda kalacak. MS 5.yüzyılda papa tarafından yaptırılan Santa Maria Maggiore Meryem’e adanan en büyük ve ihtişamlı kilise olarak biliniyor. Kilisenin içindeki parlak mozaikler, kırmızı-yeşil mermerler, yaldızlı Bizans mozaikleri ve Paolina Şapeli bu tarihi yapıyı daha da güzelleştiren unsurlar.

Roma’yı anlatmak… Bitecek bir şey değil. Trevi Çeşmesi’ne omuz üzerinden demir para da attığımıza göre şehre bir daha gelinecek kuşkusuz…
Gezi Tarihi: Ağustos 2013, Mayıs 2025
Kitap Önerisi: Gülün Adı – Umberto Eco





















































































Son yorumlar