Stockholm

İskandinavya’daki uzun gecelerin ve dondurucu soğukların bitmesini bekledikten sonra ilk baharla beraber İsveç’in başkenti Stockholm’de alıyoruz soluğu. Dolu dolu üç günlük bir planımız var, ve ne kadar şanslıyız ki Stockholm’de güneşin selam duruşu kesintisiz üç gün sürüyor bizim hatırımıza…

Arlanda Havaalanı’ndan şehir merkezine gelmenin en pratik yolu trenle. Arlanda Express trenine binip yaklaşık yarım saatte merkeze varıyoruz. Eşyalarımızı otele bırakıp kendimizi hemen dışarı atıyoruz, şehri gezmeye başlamak için istikamet Gamla Stan.

Gamla Stan

“Old Town” manasındaki Gamla Stan, geçmişi 13.yüzyıla dek uzanan şehrin tarihi ve manevi kalbi. Şehrin en önemli yapılarından birçoğuna ev sahipliği yapan Gamla Stan, 1980 yılına kadar “staden mellan broarna” yani “köprülerin ortasındaki şehir” olarak anılıyormuş. Aslına bakarsanız günümüzde çok daha büyük bir alana yayılan Stockholm’de önceleri sadece “Gamla Stan”dan ibaretmiş.

Gamla Stan’ı gezmeye The Royal Palace (Kraliyet Sarayı)‘dan başlıyoruz. Ülkenin günümüzdeki yönetim modeli parlamenter monarşi olarak geçse de krallık birçok Kuzey Avrupa ülkesinde olduğu gibi sembolik bir anlama sahip. İsveç de dünya üzerindeki en demokratik ülkeleren biri olarak kabul ediliyor. Saray da kralın sembolik devlet başkanlığı görevini icra ederken temsili olarak kullanılıyor.

The Royal Palace – Nöbet Değişimi

1430 odası bulunan saray belirli saatlerde gezilebiliyor. Bununla beraber Royal Palace’ta her gün belirli saatlerde gerçekleşen “Nöbet Değişimi”nin oldukça kalabalık bir izleyici kitlesi oluyor. Biz de kalabalığa karışıp yerimizi aldık. Askeri bandonun mini bir konseri eşliğinde gerçekleşen bu nöbet değişimi bizi biraz gülümsetti açıkçası. Anıtkabir’de gördüğümüz disiplinli, sert tabiri caizse “çakı” gibi gerçekleştirilen nöbet değişimlerinin yanında Stockholm’de izlediğimiz askeri yönden oldukça sönük kalıyor. Coğrafyamıza kıyasla yok denecek kadar az savaşa sahne olan bu topraklarda, askeri disiplin gösterisiyle dosta düşmana mesaj verme kaygısı taşımıyor olmalarını herhalde normal karşılamak gerekiyor…

Storkyrkan

Sarayın hemen yanında şehrin en önemli ve eski kilisesi Storkyrkan (Stockholm Katedrali) bulunuyor. “Büyük Katedral” manasındaki Storkyrkan’ın inşası 1306 yılında tamamlanmış. Kilise, kraliyet ailesinin taç giyme, evlilik, cenaze törenlerine ev sahipliği yapması nedeniyle de ayrı bir öneme sahip. Çevresiyle uyumlu açık pembe rengi ve barok mimarisi ile sade bir güzelliğe sahip Storkyrkan, ziyaret ettiğimiz dönemde restorasyondaydı. Bu nedenle maalesef içeri girmek ve ünlü Saint George and the Dragon heykelini görmek bize kısmet olmadı.

House of Nobility – Riddarhuset

Kiliseden ayrılıp Gamla Stan’ın batı kanadına doğru ilerliyoruz. Önce Riddarhuset (House of Nobility) karşımıza çıkıyor. İsveç soylu ailelerinin, kontlarının bir simgesi sayılan bu yapı 17.yüzyılda inşa edilmiş. Belirli saatlerde içini gezip görmek de mümkün ama bizim ilgimizi çekmedi. Riddarhuset’in önünden ilerleyip Gamla Stan’a küçük bir köprüyle bağlanan Riddarholmen adasına geçiyoruz.

Riddarholmen

Dilimize “Şövalyeler Adası” olarak çevrilebilecek bu küçük ada üzerinde İsveç tarihi için önem teşkil eden birçok yapı bulunuyor. Adanın hemen merkezinde etkileyici mimarisi ve yüksekliğiyle Riddarholmskyrkan – Riddarholmen Kilisesi bulunuyor. Bu kilise 17.yüzyıldan 1950 yılına kadar İsveç Kralları’nın cenaze törenlerine ve mezarlarına ev sahipliği yapmış. Stockholm’ün en etkileyici yapılarından biri olan Riddarholmskyrkan’ı bir süre keyifle seyrediyoruz. Kilisenin yanı sıra ada üzerinde birçok eski saray binası bulunuyor. Bu güzel rengarenk yapılar günümüzde yüksek mahkeme veya devlet bankası gibi kurumlara ev sahipliği yapıyor. Riddarholmen’den karşıda yer alan Stockholms Stadshus’u (Belediye Binası) seyretmeye de vakit ayırın, binanın en güzel manzaralarını buradan görmek mümkün oluyor.

Riddarholmskyrkan – Riddarholmen Kilisesi

Gamla Stan’a geri dönüp tarihi sokaklar, sarı renkli yapılar arasında yürümeye devam ediyoruz. Bu sokaklarda hem korunmuş bir tarih ve otantiklik var, ama bir yandan da her yer bir o kadar şık ve modern. Hem geçmişte hem çağımızda aynı anda yol alıyor gibiyiz, çok enteresan…

Gamla Stan’da kadim sokaklar

Gamla Stan’da keyifle yaptığımız yürüyüş esnasında Alman Kilisesi olarak anılan Saint Gertrude Kilisesi ve II.Dünya Savaşı’nda Nazi işgali öncesi bir sinagogun olduğu konuma kurulan Judiska Museet (Jewish Museum of Sweden) gördüklerimiz arasında. Hemen her Avrupa şehrinde olduğu gibi Stockholm’de de Yahudilere ait bir müze görmek bizi şaşırtmıyor. Daha iyilerini gördüğümüzü düşünerek içeri girmiyoruz. Bizim aklımızda buraya gelme sebeplerimizden biri olan Nobel Ödülü Müzesi’ni ziyaret etmek var, müze de zaten Gamla Stan’ın tam merkezinde…

Judiska Müzesi

Nobel Ödülü Müzesi (Nobel Prize Museum)

Gamla Stan’da Stortorget’teki Nobel Ödülü Müzesi‘nin önüne geliyoruz. Bu meydan küçük ama bir o kadar da şirin bir meydan. Rengarenk binaların görüntüsü apayrı bir hava katıyor. Nobel Ödülü Müzesi aynı zamanda İsveç Akademisi ve Nobel Kütüphanesi’ne de ev sahipliği yapıyor. Çok vakit kaybetmeden müzeden içeri giriyoruz.

Nobel Ödülü Müzesi

Bazı çevreler tarafından tartışılsa da dünya üzerindeki en prestijli ödüllerden olan “Nobel Ödülleri” Alfred Nobel adına veriliyor. Stockholm doğumlu bir kimyager ve mühendis olan Alfred Nobel, dinamitin mucidi olarak biliniyor. Hayatının geri kalanında insanlık tarihinin en yıkıcı maddelerinden birini bulmanın pişmanlığını yaşadığını söyleyen Nobel, adının sadece bununla anılmasını istememiş ve vasiyetinde ismiyle anılan ödüllerin verilmesini istemiş. Fizik, Kimya, Tıp, Edebiyat, Barış dalları olmak üzere 5 dalda verilmeye başlanan Nobel Ödülleri’ne daha sonra Ekonomi alanı da dahil edilmiş. İlki 1901 yılında verilmeye başlanan ödüller her yıl Nobel’in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık’ta veriliyor. Müzenin bir bölümünde Nobel’in hayatına dair detaylı bilgiler, çalışmaları ve kişisel eşyaları sergileniyor.

Müzede Gabriel Garcia Marquez’e ayrılmış özel bölüm…

Nobel Ödülü Müzesi iyi şekilde organize edilmiş. Öncelikle sizi son yıl 6 dalda ödül alan kişilerin görsellerinin bulunduğu ekranlar karşılıyor. Bu ekranlarda daha önceki yılların ödül sahiplerini de inceleyebiliyorsunuz. Sonraki holde bu kez ekranlar her bir 10 yıla göre ayrılmış ve o 10 yıl için her bir dalda ödül alanları detaylıca inceleyebiliyorsunuz. Yanı başınızda da ödül alanlara ait kişisel eşyalar veya bilgiler sergileniyor.

Ödül alanlara ait kişisel eşyalar

En sondaki geniş holde ise farklı dallardan ödül sahiplerine ait daha detaylı sergiler yer alıyor. Bu kısım gerçekten heyecan verici. Albert Einstein, Marie Curie, Gabriel Garcia Marquez gibi alanlarına damga vurmuş üstatların çalışmaları, kişisel el yazmaları, mektuplarını görüp inceleyebiliyorsunuz. Yaratılan etkileyici atmosferle beraber her bir alanda farklı bir detay görüyor, içine çekiliyorsunuz. Dönemsel olarak burada sergilenen kişiler değişiyor mu emin olamadım, dinamik bir sergi olması güzel olurdu diye düşünüyorum.

Geniş sergi salonu dışında da büyük yazar ve bilim adamlarına ait kişisel eşyaları görebiliyorsunuz. Mario Vargas Llosa’dan Dalai Lama’ya, Boris Pasternak’tan Alexander Fleming’e büyük ustaların özel eşyaları vitrinleri süslüyor. Nobel ödüllerinde ülkemizin gururu olan Orhan Pamuk ve Aziz Sancar’a ait görselleri de bulup inceliyoruz. Her ne kadar bu ödüllerin politik yönü yadsınamaz olsa da dünya çapında çok büyük bir prestiji olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Büyük ustalara selam olsun…

Müzenin Kafesi

Nobel Müzesi’nin çok güzel ve insanı cezbeden bir de kafesi bulunuyor. Burada oturmanın da çok keyifli olabileceğini düşünüyoruz ama biz tercihimizi bu küçük meydandaki Chokladkoppen adlı şirin kafeden yana kullanıyoruz. İsveçlilerin “Fika” geleneği olarak adlandırdıkları kahve molası keyfinin tadını çıkarırken İsveç’in tarçınlı çöreği kanelbulların tadına bakıyoruz 🙂

Fika keyfi sonrası Gamla Stan’ın en dar sokağına da uğramayı ihmal etmiyoruz. Ancak bir kişinin sığıp yürüyebileceği bu sokaktan (Mårten Trotzigs gränd), Gamla Stan’ın güney kısmına iniliyor aynı zamanda. Hazır güneye gelmişken hedefimizde bir başka özgün Stockholm müzesi var sırada: Fotografiska.

Gamla Stan’da en dar sokak

Fotografiska

Gamla Stan’ı şehrin tarihi meydanlarından biri olan Slussen‘e bağlayan Slussbron Köprüsü’nden yürüyerek karşıya geçiyoruz. Fotografiska yakın görünüyor ama aradaki tren yolları, alt geçitler nedeniyle biraz dolanarak gidiliyor. Neyseki hava güzel, Stockholm havasını içimize çekerek ve güzel manzaraları seyrederek yaklaşık yarım saatte Fotografiska‘ya ulaşıyoruz.

Fotografiska

1906 yılından kalma Art Nouveau mimariye sahip eski bir gümrük binasının 2010 yılında modern bir fotoğrafçılık müzesine çevrilmesiyle ortaya çıkan Fotografiska şehrin son dönemde en çok ziyaretçi çeken mekanlarından biri olmuş. İçeride dönemsel sergilenen birçok farklı fotoğraf sergisi görebiliyorsunuz. Bunun yanı sıra içinde yer alan kafe ve restorantlarıyla çok uzun zaman geçirebileceğiniz bir yere dönüştürülmüş. Özellikle soğuk kış aylarında geldiyseniz bu kapalı mekanda daha uzun zaman geçirecek şekilde bir plan yapabilirsiniz.

İçeride birbirinden ilginç ve özgün fotoğraf çalışmaları görüyoruz. Her katta farklı bir konsept, farklı bir tema bizi görsel ve düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Post modern sanat sergilerini keyifle gezdikten sonra en alt katta bulunan topraksız tarım sergisini görmek de farklı bir deneyim oluyor. Restorant ve bistroda oturmayı bir süre düşündükten sonra vazgeçiyoruz, yemek için aklımızda farklı bir yer var 🙂

Fotografiska’dan Gamla Stan

Södermalm

Fotografiska’dan Slussen’e geri döndükten sonra kısa bir otobüs yolculuğu ile şehrin biraz daha güneyine, Södermalm‘a geçiyoruz. Stockholmlülerin uğrak mekanlarına ev sahipliği yapan Södermalm cadde ve sokaklarında birçok mağaza, kafe ve restorant bulunuyor. Şehir yaşamına karışmak için ideal yer burası diyebiliriz.

Södermalm

Biz de Södermalm sokaklarında kentlilerin arasına karışıp yürüyüşe başlıyoruz. Bir yandan da aklımızda yemek yiyeceğimiz mekan Meetballs for the People var, rotamızı buraya çeviriyoruz. Mekanın önüne geldiğimizde ufak bir sorun var; mekan küçük, talep çok yaklaşık 10 dakika kuyrukta bekleyip içeri giriyoruz. Ama içeri girdiğimiz andan itibaren pişmanlık duyduğumuz bir an bile olmuyor. Kesinlikle buraya kadar geldiğimize değiyor…

Meetballs For The People

Menüyü görür görmez hem etkileniyor hem şaşırıyoruz. Bu mekanda inek, koyun, domuz eti dışında ayı, geyik, tavşan gibi hayvanların etinden yapılan köfteler de servis ediliyor. Meraklıları deneyselliğin dibine vurabilir yani 🙂

IKEA tarafından dünyada bilinirliği sağlanmış İsveç köftesi yani “kötbullar” aslında Osmanlı döneminde İsveç’e Türkiye’den ithal edilen lezzetlerden biri. Kral XII.Karl 18.yüzyılda Osmanlı topraklarına gerçekleştirdiği ziyarette yediği köftenin tadına hayran kalmış. Ve ziyaret sonrası köfte tarifi de kahve ve lahana dolması ile beraber İsveç’e götürülmüş. Günümüzde kendine has sosu ve misket şeklindeki biçimiyle servis edilen İsveç köftesi Stockholm’de birçok yerde bulabileceğiniz bir ürün olsa da Meetballs for the People’da deneyimlemenizi tavsiye ediyoruz…

Hazır bir restorant deneyimi paylaşmışken önemli birkaç gözlemi de ekleyelim: Stockholm’de hemen hemen hiçbir yerde nakit para geçmiyor, her yerde ödemeler kredi kartıyla yapılıyor. Böyle olunca kayıt dışı ekonomi veya vergiden kaçış ihtimali minimuma indirilmiş. Bir diğer konu da; restorantların bir çoğunda QR kodla sipariş verilme imkanı. Biz ülkemizde QR okutarak menüye bakmaya alışığız ama Stockholm’dekiler bunu bir adım ileriye götürmüş, menüden sipariş de verebiliyorsunuz. Bunun hem avantajı (garson beklemeden seçim yapabilmek gibi) hem de dezavantajı (etkileşimi azaltması gibi) var ama yine de yenilikçi bir uygulama, biz sevdik 🙂

Stockholms Stadshus (Belediye Binası)

Ertesi gün ilk durağımız Stockholms Stadshus (Belediye Binası). Şehrin tam merkezinde sayılabilecek konumuyla bu bina, şehrin en görülmeye değer yapılarından biri. Haftanın belirli günlerinde ziyaret açık olan Belediye Binası, saatte bir rehber eşliğinde gezilebiliyor. Etkileyici sayılabilecek bir dış mimariye, kıyıya nazır güzel bir bahçeye, bahçesinde seyre değer heykellere ve tarihi bir çeşmeye sahip. Ama asıl etkileyici kısım binanın içi kesinlikle.

Stockholms Stadshus (Belediye Binası)
Binanın bahçesinden manzara

Geniş bir iç avluya sahip belediye binası yapılırken İtalyan mimarisinden etkilenilmiş. Halen evliliklere ev sahipliği yapan bina özel günlerde de kullanılıyor. Bunlardan hiç kuşkusuz en önemlisi Nobel Ödülleri töreni. Bu özel gecede ödül alanlar, davetlileri selamlayarak şık merdivenlerden avluya iniyorlar ve bu merdivenler bu nedenle ikonik bir anlama sahip.

Belediye Binası’nda Nobel Merdivenleri

Üst katta en dikkat çekici yerlerden biri günümüzde de aktif olarak kullanılan Belediye Meclisi Salonu. Bilindiği gibi İsveç dünyada demokrasinin en önde geldiği ülkelerden biri. Stockholm sokaklarını ve mekanlarını gezerken insan haklarının, çeşitli fikir ve inanışlara saygının çok ön planda olduğunu gözlemlemiştik. Cinsiyetsiz tuvaletler, başörtülü memurlar, LGBT renklerinin hemen her yerde karşımıza çıkması gibi örnekler, demokrasi kültürünün derinliğini bize hissettirmişti. Bu salon da tarihçesi ile beraber bize bunu sonuna kadar hissettiriyor…

Belediye Meclisi

Meclis salonundan ayrıldıktan sonra binanın en görkemli salonuna geliyor sıra. “Altın Salon” olarak adlandırılan geniş hol gerçekten çok etkileyici. 18 milyon gerçek parça altının duvarları süslediği bu ihtişamlı salonda gözlerimizi bir o duvardan diğer duvara çeviriyoruz.

Stockholm Belediye Binası – Altın Salon 1
Stockholm Belediye Binası – Altın Salon 2

Altın Salon’da İsveç tarihi kronolojik olarak betimlenmiş. İsveç’in hem batı, hem doğu kültürünü kucakladığını ve faydalandığını anlatan duvar gerçekten çok etkileyici. Batının simgesi olarak New York’taki Özgürlük Heykeli ve Paris’ten Eifel Kulesi hemen göze çarpıyor. Ve tabii Doğu kültürünün simgesi olarak da İstanbul ve Ayasofya duvarın güzelliğine güzellik katıyor…

Stockholm Belediye Binası – Altın Salon 3

Salonun anlamlı betimlemelerle daha da güzelleşen ihtişamından büyülenmiş olarak binadan ayrılıyoruz. Stockholm’e geldiyseniz kesinlikle ziyaret etmelisiniz, asla pişman olmayacaksınız 🙂

Grand Central’dan Djurgarden’e Yürüyüş

Belediye Binası’ndan çıktıktan sonra hedefimizde şehrin parkları ve müzeleri ile ünlü adası Djurgarden’e gitmek var. Aslında olduğumuz yere uzak sayılabilecek bir yerde olmasına karşın havanın güzelliği ve rota üzerinde şehrin farklı yapılarını görebilecek olmanın motivasyonu ile yürümeye karar veriyoruz. Yol üzerindeki ilk durağımız şehrin büyük tren garı binası Grand Central oluyor. Sade iç ve dış bir mimariye sahip bu bina, Avrupa ülkelerinin çok büyük bir kısmında olduğu gibi, şehrin yaşayan yaşam alanlarından biri. İçeride bir çok kafe, restorant, market ve mağaza bulunuyor.

Central Station

Grand Central’dan ayrılıp Gamla Stan’ın karşı kıyısına denk düşen kısımdan Djurgarden doğrultusunda yürüyüşümüze devam ediyoruz. Gamla Stan’a bağlanan köprülerden Riksbron şehrin en güzel manzaralarından bazılarına sahip. Genellikle oldukça işlek bu köprü üzerinde Belediye Binası ve Riddarholmen’in tarihi dokusu güzelce izlenebiliyor.

Riksbron’dan Riddarholmen manzarası
İsveç Parlamento Binası ve Royal Palace

Yürüyüşümüze devam ederken Parlamento Binası, The Royal Palace, Opera Binası ve Milli Sanat Müzesi (National Museum) gibi şehrin en önemli binalarından bazılarını görüyor ve yakınından geçiyoruz. Yürürken dikkatimizi çeken başka bir konu da Stockholmlüler’in köpek sevgisi oluyor; ama bunu biraz farklı kılan şey gördüğümüz köpek cinslerinin büyüklüğü ve sayısı oluyor. Çok fazla kişinin birden fazla köpeği var ve bunların birçoğu özel cins büyük köpekler. Dikkatimizi çeken bir diğer konuda caddelerdeki lüks ve elektrik araçların sayısı oluyor. Ekonomisi en güçlü ülkelerden biri olan İsveç için bu beklenen bir durum elbette, sürdürülebilirlik konusunda da üst düzey bir bilinç söz konusu…

Djurgarden’a yaklaşırken yatların ve otellerin bulunduğu Nybroviken bölgesinden geçiyoruz. Bu kısımda girişi altın süslemeler ve heykellerle kaplı The Royal Theatre binası görülmeye değer yapılardan biri. Tiyatro binasını geçtikten sonra kıyıdaki banklarda biraz soluklanıyoruz. Artık Djurgarden’ın müzeleri gözümüzün önünde, birazdan bu yapıları daha yakından göreceğiz…

The Royal Theatre
Kıyıdan Vasa ve Nordiska Müzeleri

Djurgarden

Uzun ama keyifli bir yürüyüş sonrası nihayet Djurgarden‘dayız. Djurgarden adası hem kentliler hem de ziyatetçiler açısından bir cazibe merkezi. Üzerinde yer alan ilgi çekici müzeleri, eğlence parkları, spor olanakları ve sosyal ortamı ile zengin seçenekler sunuyor. Bir yandan da şehrin kıyısındaki doğal ortamı ile huzur dolu bir atmosfer sunuyor.

Djurgarden Haritası

Adaya gelir gelmez karşımıza çıkan ilk yapı Nordiska Museet (Müzesi) oluyor. 16.yüzyıldan başlayarak İsveç’in tarihi kültürü ve etnografik yapısına yönelik sergilerin bulunduğu bu müze 19.yüzyılın sonlarında kurulmuş. Etkileyici bir mimariye sahip müzede sergilenenler arasında, kıyafetler, mobilyalar, ev eşyaları, oyuncaklar gibi unsurlar bulunuyor.

Nordiska Müzesi

Adadaki bir diğer ünlü müze de 1970’li yıllarda müziğe damga vuran İsveçli ünlü pop grubu Abba’ya adanmış The Abba Museum. “SOS”, “Super Trouper”,” Money Money Money” gibi kült şarkıların yaratıcısı grubun hayranıysanız bu müze kente geliş sebeplerinizden biri olacaktır.

The Abba Museum

Bu müzeler bile Djurgarden’a gelmek için yeterli olabilir ama bizim için daha çekici olanlara henüz gelmedik. Sırada onlar var 🙂

Vasa Müzesi

Vasa Müzesi, 17.yüzyılda dönemin en büyük savaş gemisi olarak inşa edilip sulara indirildikten çok kısa bir süre sonra batan Vasa Gemisi’nden adını alıyor. Bu şahsına münhasır müze, Stochholm şehir merkezinin sularında yer alan batık geminin 20.yüzyılda yapılan çalışmalarla çıkarılmasıyla 1990 yılında açılmış ve günümüzde tüm İskandinavya’nın en çok ziyaret edilen müzesi konumunda.

Vasa Müzesi

Müzenin dış mimarisi bir gemi şeklinde dizayn edilmiş yine de dıştan çok bir şey anlamak mümkün değil. Asıl içeriye girdiğimizde Vasa’nın büyüklüğü ve güzelliği karşısında adeta büyüleniyoruz. Toplam 6 kattan oluşan müzede Vasa’yı her bir bölümden ayrıca görmek mümkün oluyor. Özellikle geminin süslü dizayn edilmiş arka kısmı oldukça etkileyici.

Vasa’yı ilk gördüğümüz an

Peki bu büyük ihtişamlı gemi neden ilk seferine bile çıkamadan Stockholm’ün sularına gömülmüş? Aslına bakarsanız cevap günümüzden bakınca çok basit, büyük bir mühendislik hatası yapmışlar. Döneminin en büyük savaş gemisini yapmak isteyen İsveçliler, bu büyük gemiye 64 tane de top-ağır silah yerleştirmişler. Ancak ağırlık merkezi hesabını yanlış veya eksik yapmışlar. Gemi sulara indiridikten sonra top kapakları açıkken yön değiştirmek istenince, gemi topların da kapaklarda hareket etmesi sonrası yan yatmış. Kapakları kapatmak mümkün olmayınca da su almaya başlamış ve durum giderek daha da kötüye gitmiş. Sonuç olarak Vasa ilk seferine çıktıktan çok kısa bir süre sonra Stockholm sularına gömülmüş…

Vasa’nın Maketi

Vasa, 1961-1983 yılları arasında bizzat İsveç Kralı Karl Gustaf’ın da eşlik ettiği çalışmalarla battığı yerden çıkarılmış. Çalışmaların bu kadar uzun sürmesinin en önemli sebebi çok büyük kısmı ahşaptan yapılan geminin zarar görmeden ve dağılmadan çıkarılmasını sağlamak olmuş. Bunun için koyurucu kimyasal ve özel birleştirme tekniklerinden yararlanılmış. Gerçekten takdire şayan bir çabanın sonucunda Vasa’yı bu müzeye yerleştirmişler. Ama bence en etkileyici olan, İsveçliler’in yaptıkları bu büyük hatayı; birçok insan, yatırım ve itibar kaybına neden olan bu tarihi olayı şeffafça sergilemeleri. Böylelikle hem kendi yeni nesillerine ve tüm ziyaretçilere yapılan hatalardan ders alma kültürünü yaşatıp örnek olurken, hem de bu trajik olayda yaşamını yitirenleri saygıyla anıyorlar. Kanımca bu özgünlük ve cesaret Vasa Müzesi’ni farklı kılıyor ve müzenin en çok ziyaret edilen müze olmasını sağlıyor…

Vasa’nın battığı yerden çıkarılışı ciddi anlamda bilimsel çalışmanın yapılmasını da gerekli kılmış. Geminin ahşap yapısının korunması için kullanılması gereken kimyallara ve farklı birleştirme tekniklerine yukarıda değinmiştim. Bunun yanı sıra, çok katmanlı bir arkeolojik kazının ürünü olan bu çalışmada geminin batması sırasında ölen insanların bedenlerine de ulaşınca, antropolojik çalışmalar da yapılmış. Bu sayede ölen insanların yüz ve saç şekilleri canlandırılmış. En alt katta görülebilecek bu canlandırmalar ve çalışmalar etkileyici olduğu kadar tüyler ürpertici, belirtmeden geçmeyelim.

Devasa batık gemi: Vasa

Skansen

Vasa’dan çıkınca soluğu Djurgarden’deki bir diğer önemli müze Skansen‘de alıyoruz. Skansen’in geçmişi 1891’e kadar uzanıyor ve dünyanın ilk açık hava müzesi. Kurucusu Artur Hazelius, aynı zamanda Nordiska’nın da kurucusu. İsveç’in ilk açık hava müzesi olan Skansen, daha sonra Avrupa ve Amerika’da açılan çeşitli açık hava müzelerine de esin kaynağı olmuş ve bu tip müzeler “Skansen” diye anılır olmuş.

Skansen

Skansen özellikle çocuklarla gezmek için ideal bir yer. Çok geniş bir alana yayılmış bu açık hava müzesinin girişine yakın bir kısmında “Akvaryum” adı altında kapalı bir hayvanat bahçesi bulunuyor. Buraya ayrıca para verip girmek gerekiyor ama içeride gerçekten heyecan verici hayvanlar var. Lemurlara ayrılmış kafesin içine girip çok yakından görebiliyorsunuz. Bunun dışında içeride timsah, elektrik balığı, bilimum yılan türleri gibi hayvanları görmek mümkün.

Akvaryumun hemen yanında Baltık Denizi Bilim Merkezi yer alıyor. Burası da tam çocuklara göre. Baltık Denizi ile ilgili bilimsel bilgilerin yanı sıra, çocukların keyifle oynayabileceği çeşitli oyunlar mevcut.

Skansen’i asıl özgün kılan ise, endüstri devrimi öncesinde İsveç’te günlük yaşamın nasıl olduğuna dair gözlemler yapabileceğiniz büyük açık alan. Bu alanda İsveç’in çeşitli bölgelerinden getirilen 19.yüzyıla ait 150 kadar orjinal ev ve yapı bulunuyor. Çiftlik yaşamından köy evlerine, eski köy meydanlarından kiliseye kadar birçok eski yapıyı görüyoruz ve tüm bunlar bizi İsveç’in geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarıyor.

Skansen’de geçmişe yolculuk
Skansen’de Yaban Domuzu

Skansen’de doğa ile uyum içinde kurulmuş hayvanat bahçesinde İskandinavya’da yaşayan birçok yabani hayvanı görmek de mümkün oluyor. Boz ayı, vaşak, kurt, geyik, fok balığı, yaban domuzu, su samuru ve baykuş çeşitleri bunlardan bazıları. Vaşak ve kurt alanlarında çok iyi gizlendiklerinden görmek kolay değil, şanslı gününüzdeyseniz belki görebilirsiniz 🙂

Skansen sokakları

Skansen’de keyifle geçirdiğimiz birkaç saat sonrası The Abba Museum’un yanındaki Restaurangen Blå porten‘de (burası da İsveç köftesi çeşitlerini tatmak için güzel bir yer) yemek yedikten sonra Djurgarden’den ayrılıyoruz.

Djurgarden’den ayrılırken şu notu da ekleyelim; İsveç’te çocuklara müzelere giriş için ücret alınmıyor veya ciddi anlamda indirim uygulanıyor. İnsan dostu bu ülkenin çocuklara da bir ayrıcalık yapmaması ayıp olurdu zaten 🙂

Kungsträdgården & Sergels Torg

Djurgarden’den ayrıldıktan sonra şehir merkezine geri dönüyoruz. Güzel havalarda kentlilerin şehir merkezindeki uğrak yeri olan Kungsträdgården, “Kral’ın Bahçesi” anlamına geliyor. Park, çok büyük olmasa da çok iyi düzenlenmiş. Kafe ve bankların yanı sıra çimenlerin üzerindeki boşluklarda oturabilirsiniz. Baharda geldiyseniz açık havanın ve rengarenk çiçeklerin oluşturduğu görsel şölenin sonuna kadar keyfini çıkarın. Kışa denk geldiyseniz, bu parkın bir bölümü buz pateni pistine dönüşüyormuş, Stockholmlüler’in buz pisti üzerinde nasıl bir yeteneğe sahip olduğunu gözlemleyebilirsiniz 🙂

Kungsträdgården – XII.Charles Heykeli

Kungsträdgården’ın çevresinde Devlet Opera Binası, St.Jacobs Kilisesi ve bazı ülkelere ait büyükelçilik binaları bulunuyor. Bunları görerek bu modern kentin merkezi konumundaki Sergels Torg‘a doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde bir alışveriş merkezi içinde IKEA’yı görünce merak edip içeri giriyoruz. İsveç’in tüm dünyaya ihraç ettiği markası IKEA’nın, İsveçliler’in Lagom felsefesiyle çok uyumlu olduğunu düşünüyorum. Sadelik, kolaylaştırıcılık ve pratiklik ön planda. Ziyaret ettiğimiz IKEA ülkemizde gördüğümüz büyük mağazaların daha küçüğü. Dikkatimizi çeken tek şey ülkemizde içecekler sınırsız sunulurken burada dondurma sınırsız olarak sunuluyor. Her kültüre uygun bir pazarlama anlayışları var, ne diyelim…

IKEA’dan çıkıp Sergels Torg’a varıyoruz. Bu meydan büyük gökdelenlerle, renkli renklam panoları ve otobüs-taksi trafiği ile dolu canlı bir meydan. Biraz Ankara’nın Kızılay’ı biraz da İstanbul’un Taksim’i kıvamında diyebiliriz. Meydanı bir süre seyredip çevresini gezmeye başlıyoruz. Meydanın biraz aşağısındaki gotik mimariye sahip Santa Clara Kilisesi, şehrin en eski ve güzel kiliselerinden biri.

Sergels Torg

Sergels Torg’u diklemesine kesen Drottninggatan, kentin en canlı ve kalabalık sokaklarından biri. Sağlı sollu mağazalar, kafe ve restorantlarla dolu trafiğe kapalı Drottninggatan’da, dükkan dükkan gezip kentlilerin arasına karışabilirsiniz.

Stockholm’de akşam

Bot Turu

Stockholm, her ne kadar kanallar ve adalar içerisinde kalsa da, bir anlamda Baltık Denizi’ne komşu. Bu ilginç coğrafyayı bir de sular üzerinde görüp adaların kıyısında dolaşmak fikri bize çok cazip geldiği için Bot Turu yapmaya karar veriyoruz. The Royal House’un hemen altındaki iskeleden Red-sightseeing Boat Tour’a katılıyoruz.

Kastellet Stockholm

Bot turuna güzel başlıyoruz, Kastellet Stockholm’ü (Stockholm Kalesi), Skeppsholmen üzerindeki tarihi yapılar ve müzeleri yakından görüyoruz. Daha sonra Djurgarden’e doğru ilerleyip Nordiska ve Vasa müzelerini su üzerinden seyrediyoruz.

Skeppsholmen üzerindeki tarihi yapılar

Djurgarden Adası’nın kuzeyinde kalan Djurgardsbrunnviken’e girdiğimizde Skansen’in tepelerini aşağıdan izlemek ayrı bir keyif oluyor. Kuzeyimizde kalan kısım ise birçok ülkenin büyükelçiliğine ev sahipliği yaptığı için “Diplomatlar Adası” olarak adlandırılıyor. Dikkatlice bakınca dalgalanan bayrağımızla beraber Türkiye Büyükelçilik binasını da görüyoruz.

Bot Turu’nda – Nordiska ve Vasa

Ancak burada biraz ilerledikten sonra botumuz geri dönüyor ve suyun üzerinde devam eden kısa süreli bir gezinti sonrası bindiğimiz iskeleye yanaşıyor. Hayal kırıklığına uğruyoruz çünkü turu, Djurgarden adası çevresini dolaşan uzun bir tur olacağı için tercih etmiştik. İnince bileti aldığımız kişiye gidip şikayetimizi iletiyoruz (ki yalnız da değiliz). Bize bir mail adresi verip şikayetinizi buraya iletin deniyor.

(Mail attığımızda ilgileneceklerini ama yoğunluktan biraz uzun sürebileceği cevabını aldık. Haftalar sonra bilet paramızın yarısını ödediler. Belki geç oldu ama yine de saygı duydum, en azından şikayetimiz karşılığını buldu. Yaşadığımız bu deneyimden sonra Bot Turu’nu yapın diyemiyorum.)

Metro İstasyonları

Stockholm’e kışın geldiyseniz, uzun ve soğuk geceleri gezerek değerlendirmenin en iyi alternatifi şehrin metro istasyonlarını gezmek. Bir sanat eseri tadında inşa edilmiş istasyonlar arasında bir bilet parasıyla gezip, bir sanat galerisi gezmiş gibi oluyorsunuz 🙂

Stockholm’ün 100 tane metro istasyonu bulunuyor, şehrin (neredeyse büyük tüm Avrupa şehirlerinde olduğu gibi) gerçekten iyi bir metro ağına sahip olduğunu söylemek lazım. İstasyonlar birer sanat galerisi olarak düşünülürken bir mağara konsepti şeklinde dizayn edilmişler. Hangilerini mutlaka görmelisiniz bunun için birçok liste var, Stockholm resmi sitesininkine buradan ulaşabilirsiniz. Açıkçası istasyonlar genelde insan kalabalığı ile dolu olduğundan nette gördüğünüz fotoğraf ve görselleri yakalamak mümkün olmuyor. Aşağıda beğendiğimiz bazı istasyonlara ait görselleri görebilirsiniz.

(Sanat galerisi metro istasyonu konseptini ilk kez Moskova’da görmüştük, Stockholm’e kıyasla daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Meraklıları bu yazıdan ulaşabilir.)

Yürüyen merdivenlerde…

Kuzey Avrupa’nın bu güzel kenti Stockholm’den ayrılırken dünyanın dört bir köşesinde ne kadar farklı hayatların yaşandığını, kültür ve bakış açıları farklılıklarını düşünüyorum. İnsan haklarının, demokrasinin, saygı kültürünün, ekonomik gücün çok farklı boyutlarda olduğu İsveç, bir yandan da sadeliğin, verimliliğin ve basitliğin çok önde olduğu bir kültürü yaşatıyor. Tek kelime ile “Lagom” olarak özetlenen bu felsefeyi birazcık da olsa gözlemleyebilmek bana iyi geldi, dünya üzerindeki insanlardan ve kültürlerden öğrenecek ne çok şey var. Öyleyse okumaya ve gezmeye devam…

Gezi Tarihi: Nisan 2023

Kitap Önerisi: Lagom – Niki Brantmark

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir