Van Gölü Çevresinde Bir Tur
Güzel bir yaz mevsimi başlangıcında bu sefer yönümüzü doğuya çeviriyoruz. Rotamız ülkemizin en büyük gölüne ev sahipliği yapan Van bu kez. Yine tarihi ve doğal güzelliklerle dolu bir yolculuğa hazırız. Hedefte sadece Van şehri yok, Van Gölü’nün çevresini dolaşmak ve Doğubeyazıt’a kadar uzanmak da var…
Van Şehir Merkezi
Ankara’dan erken saatte kalkan uçağımız sayesinde sabah saatlerinde Van’a ulaşıyoruz. Bunu fırsata çevirerek gezimize meşhur “Van Kahvaltısı” ile başlıyoruz. Bunun için şehrin ünlü restorantı Bak Hele Bak – Yusuf Konak‘ta soluğu alıyoruz. Bölgenin kendine has peynirleri, balı, reçeli ve daha nice çeşit tatlarıyla masamız donatılıyor. Başrolde ise yörenin dağlarından toplanan otların katılmasıyla yapılan “Van Otlu Peyniri” var…


Yöresel lezzetlerle dolu ve oldukça doyurucu kahvaltı sonrası şimdi yediklerimizi eritme vakti 🙂 Bunun için de en uygun yer Van (Tuşba) Kalesi tabii ki. Modern kent merkezinin 5 km batısında, Van Gölü’nün kıyısındaki bir tepeye kurulmuş olan kale, Urartular döneminde başkent Tuşba’da MÖ 9.yüzyılda inşa edilmiş. Yani yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişe sahip. Bu özelliğiyle Van, dünya üzerinde hala yaşanmaya devam edilen en eski kentlerden biri konumunda.

Van Kalesi, göl seviyesinden 80 metre kadar yüksekte bulunuyor ama çıkış yolu çok dik sayılmaz, dolayısıyla en yukarıya çıkmak çok fazla efor gerektirmiyor. Güzel bir kapıdan geçip surların en yüksek noktasına doğru ilerliyoruz. Yukarıda küçük ve tarihi bir cami karşılıyor bizi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak seferi sırasında Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleyman Han Camii, kalenin tarihi yapısına güzellik katıyor.

Aslında Van Kalesi surlarının içinde ve çevresinde 70 civarı eser ya da odak noktası bulunuyor. Kaleden aşağıya doğru bakınca eski şehirden kalanların birçoğu bütünsel olarak görülebiliyor. Bu yapılar arasında; Selçuklu döneminde yaptırılan, günümüze ancak kalınıtları ulaşabilen Van Ulu Camii ve yine bir Mimar Sinan eseri olan, büyük kısmı günümüze kadar ulaşan Hüsrev Paşa Külliyesi başta olmak üzere birçok camii ve kilise sayılabilir. Kaledeki en ilginç eserlerden biri de kalenin kurulduğu tepenin güney yamacında 20 metre yükseklikte bulunan Serhas Yazıtı olarak bilinen çivi yazısı. Elamca, Akadça ve Farsça olmak üzere üç dilden oluşan bu yazı, Perslerin bölgede o zamanki güçlerden biri olan Ermeni Krallığı’nı mağlup etmesinden sonra kazınmış.

Kaleden gölün uçsuz bucaksız görüntüsünü doya doya seyrederken, Vanlıların göle neden “Van Denizi” dediklerini de daha iyi anlayabiliyoruz artık. Kalenin burçları içinde gezerken, kale yerleşkesinin gözüktüğünden çok daha büyük olduğunu fark ediyoruz. Kale burçlarının uzunluğu 1.8 km’yi buluyor. Buranın zamanında içindeki yapılarla beraber oldukça önemli bir merkez olduğu su götürmez bir gerçek.

Kaleden Van şehir merkezinin manzarasını seyretmek de çok keyifli. Şehrin arkasındaki Erek Dağı’nın görüntüsüyle beraber tüm şehir ayaklarımızın altında sanki. En dikkat çekici görüntülerden birini de, Van Gölü’nden şehir merkezine uzanan ve Türkiye’nin en uzun düz caddesi olan İskele Caddesi sunuyor. 7 km uzunluğundaki bu cadde, Kanada Toronto’daki Yonge Caddesi’nden sonra dünya üzerindeki en uzun düz caddesi.

Van Kalesi’nden inince, hemen kalenin eteklerine kurulmuş Van Müzesi‘ne geçiyoruz. Van ve çevresindeki yerleşim MÖ 7000 yıllarına kadar uzanıyor. Asur Kraliçesi Semiramis tarafından kurulan kent, Urartular zamanında altın çağını yaşamış. İpekyolu üzerinde olması nedeniyle tarih boyunca önemli bir merkez olan Van şehri, sırasıyla Pers, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerini yaşamış. Müzede ilk çağlardan başlayarak tüm bu dönemlere ait eserler görülebiliyor. Ama müzeye damgasını vuranların Urartu Uygarlığı eserleri olduğunu belirtmek gerek.

Van Müzesi ilk olarak 1932 yılında kurulmuş. O dönemden bu yana birkaç kez yenilense de günümüzdeki büyük komplekse 2019 yılında taşınmış. 13.000 m2‘lik bir alana yayılan günümüzdeki müzede Urartu dönemine ait kabartmalar, heykeller, bilezikler, steller; Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemlerine ait koç-koyun şeklindeki mezar taşları; Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait mezarlar ve sikkelerin yanı sıra yöreye ait folkrolik eserler sergileniyor.


Müzedeki en etkileyici kısımlardan biri de, Urartuların Van Ovası’na su getirmek için kurduğu kanal sisteminin anlatıldığı kısım. Van’ın 50 km kadar güneyinde kalan Gürpınar’dan ovaya su taşınmasını sağlayan Şamran Kanalı günümüzden yaklaşık 2700 yıl önce kurulmuş ve günümüzde de bir kısmı halen kullanılıyor. Antik döneme ait bir mühendislik harikası olan bu sistem sayesinde yaklaşık 5000 hektarlık alanda kalan tarla, bağ ve bahçenin su ihtiyacının karşılanması sağlanmış. Urartular da Anadolu’daki onlarca uygarlık gibi tarihe ve insanlığın gelişimine damga vurmuş. Bu uygarlık artık yaşamıyor olabilir, ama büyük bir saygıyı kesinlikle hak ediyor…

Müzeden çıkınca Van’ın alametifarikalarından Van kedilerini yakından görmek için kaleye yakın konumdaki Van Kedisi Evi‘ne doğru yürüyoruz. Burada birbirinden güzel, pamuk gibi beyaz Van kedilerini yakından görüyoruz. Bazıları kendilerini güzelce sevdiriyor, bazıları biraz çekingen. Yukarıdaki kısımda anneleri ile beraber yavru kedileri de görmek mümkün oluyor. Soyu tükenmekte olan Van kedilerinin korunması ve bakımı için böyle bir insiyatif kurulmuş, iyi de düşünülmüş. Ancak açıkçası edindiğimiz izlenim, bu güzel dostlarımıza burada sağlanan koşulların iyileştirilmesinin uygun olacağı yönünde.

Şehir merkezindeki Van Kedisi Evi’nin haricinde, Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsü içinde de Van Kedi Villası bulunuyor. Gezimizin bir bölümünde buraya da uğrayıp Van’ın bu kendine has güzelliğe sahip kedilerini bir de Van Kedi Villası’nda görme şansı yakaladık. Veteriner Kliniği ve Hayvan Hastanesi’ne yakın konumdaki bu villada sağlanan koşulların çok daha iyi, bakımın çok daha profesyonel olduğunu söyleyebilirim. Mavi-yeşil gözlü, kar gibi beyaz dostlarımızı burada doyasıya sevebildik…

Edremit
Van şehir merkezindeki gezilerimizi tamamladıktan sonra Van Gölü’nün çevresinde atacağımız tura hazırız. Önce güneyden başlıyoruz, ilk durağımız Van’dan sadece 20 km uzaklıkta bulunan Edremit. Balıkesir’deki Edremit’le aynı isme sahip bu ilçe, gölün kıyısına kurulmuş şirin ve oldukça eski bir yerleşim. Urartular’dan kalan iki önemli yapı Edremit sınırları içinde bulunuyor. Bunlardan ilki müze kısmında bahsettiğim Şamran Kanalı ve Edremit Kız Kalesi. Şamran Kanalı merkezin dışında bulunuyor, Kız Kalesi ise göl kıyısındaki şehri izlemek için bir seyir terası adeta.

Edremit Kız Kalesi yaklaşık 3000 yıl önce, Urartuların adak, sunak, taç giyme gibi törenlerine ev sahipliği yapması amacıyla kurulmuş. Çok güzel bir yeri seçtiklerini belirtmek gerek, kaleden manzara gerçekten muazzam 🙂 Göl de gerçekten bir deniz gibi engin, baktıkça doyamıyoruz…

Edremit Kız Kalesi’nden Van Ferit Melen Havalimanı da görülebiliyor. Açıkçası bu pist, gölün kıyısındaki konumuyla Türkiye’deki en ilginç ve zorlu pistlerden biri, yukarıdan bu durum net bir şekilde görülebiliyor. Aklımıza hemen 1994 yılında gerçekleşen uçak kazası geliyor. Kazada maalesef THY Ankara-Van seferini yapan uçak, yoğun kar ve sis nedeniyle Edremit’teki kale tepesi civarına düşmüştü…

Kazayı hatırlayınca tadımız kaçıyor, kaleden ayrılıp Akdamar’a doğru yola koyuluyoruz. Yol boyunca çok güzel manzaralar bize eşlik ediyor, yavaş yavaş keyfimiz yerine geliyor…
Akdamar Adası ve Akdamar Kilisesi
Akdamar Adası‘na geçiş iskelesine yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası ulaşıyoruz. Adaya, hemen karşısında bulunan iskeleden her saat başı kalkan teknelerle yaklaşık yarım saat süren bir yolculukla geçilebiliyor. Ekim-Mart ayları arası hava şartları nedeniyle seferler düzensiz, ama yaz mevsiminde en azından her saat başı sefer olduğunu söyleyebilirim.

Tekne ile adaya geçerken hem adanın, hem de gölü çevreleyen dağların sunduğu güzel manzaraları izliyoruz. Adanın tamamı müze kapsamında ve biletle gezmeniz gerekiyor (Müzekart geçerli belirtmeden geçmeyelim).
Akdamar (Ahtamar) Kilisesi, 915-921 yılları arasında dönemin Ermeni Kralı I.Gagik’in emriyle yaptırılmış. Kilisenin önemiyse, kilisenin 7.yüzyılda Kudüs’ten İran’a daha sonra da Van bölgesine kaçırıldığına inanılan Hakiki Haç’ın bir parçasını saklamak için yaptırılmasından kaynaklanıyor.

1951’de çıkarılan kanunla yıkılmasına karar verilen kilise, o dönem gazetecilik yapan Yaşar Kemal’in girişimi ile yıkılmaktan kurtulmuş. Daha sonra 2007 yılında tamamlanan restorasyonla günümüzdeki haline kavuşmuş. Özellikle kızıl andezit taşıyla bezenmiş dış mimarisi gerçekten çok etkileyici. Kilisesin hem içinde hem dışında İncil ve Tevrat’tan alıntılanan sahnelere yer verilmiş. Bunların arasında Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşu, Hz.Davut ile Golyat’ın mücadelesi gibi tasvirler sayılabilir. Kilisenin içindeki tasvirlerin çoğu tam olarak korunamamış olsa da bu halleriyle bile güzeller ve yapıldığı döneme ait orjinal görünümü zihinlerde canlandırmaya yardımcı oluyorlar.

Kilise 19.yüzyıla kadar Ermeni Patrikhanesi’nin merkezi olarak kalmış. I.Dünya Savaşı’ndan sonra ada tamamen terk edilmiş, günümüzde de adada yerleşim bulunmuyor. Yerleşim yok ama yaşam tabii ki var. Akdamar özellikle martıların meskeni olmuş….

Kiliseyi gezdikten sonra adanın çevresini gezip manzaları seyrediyoruz. Adanın güney doğusuna kurulan kilisenin karşısındaki Artos Dağı, kuzeyde daha az seçilebilen Süphan Dağı ve gölün sunduğu manzaralar izlemeye değer.
Ahlat
Akdamar Adası’ndan iskeleye dönünce gölün etrafındaki turumuza devam ediyoruz. Önce 1.5 saatlik bir yolculuk sonrası Tatvan’a ulaşıyoruz. Bitlis’in Van Gölü’nün batı kıyılarında kurulmuş büyük ilçesi Tatvan’da durmayıp Ahlat’a doğru devam ediyoruz. Ahlat’a varınca ilk durağımız ise Ahlat Selçuklu Mezarlığı oluyor.

Ahlat Selçuklu Mezarlığı, yaklaşık 210 dönümlük bir alana yayılmış ve içinde 8000’den fazla mezar taşını barındırıyor. Yaklaşık 1000 yıllık bir geçmişe sahip bu mezarlık, Orta Çağ dönemine ait dünyanın en büyük Türk-İslam mezarlığı olma özelliğini taşıyor.
Uzunluğu 3.5 metreye bulabilen mezar taşları, Türklerin Orta Asya kültüründen getirdiği ejder, kandil, hayat ağacı gibi süslemeleri barındırıyor. Buna paralel olarak Ahlat’ta, Türklerin İslam öncesi inançlarından izler barındıran, yer altına kazılmış odacıklar şekilde tasarlanmış mezarlar da bulunuyor. Özetle Ahlat Selçuklu Mezarlığı, Türklerin Orta Asya-Anadolu, İslamiyet öncesi-sonrası bağlarını gösteren kültür öğelerini görülebildiği devasa bir açık hava müzesi.

İhtişamlı ve süslü taşlarının yükseldiği kadim Selçuklu mezarları arasında dolaşıyoruz. Güzel hava ve mavi bir gökyüzü bize eşlik ederken yaşadığımız çağdan geçmişe gidiyoruz sanki. Bazı mezar kitabeleri çözümlenmiş; bundan yüzyıllar önce yaşamış atalarımıza ait bilgileri okuyabilmek tüylerimizi ürpertiyor…
Mezarlığın bitiminde yan yana Emir Bayındır Kümbeti ve Camii bulunuyor. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın torunu Rüstem Bey’in oğlu olan Emir Bayındır, 1481 yılında vefat ettiğinde adına yaptırılan kümbet mezarlığın en özel yapılarından biri.

Uçsuz bucaksız mezarlıktan ayrıldıktan sonra Eski Ahlat Kalesi ve Harabe Şehir olarak adlandırılan bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Geçmişi Urartu dönemine hatta daha da eskilere uzandığı düşünülen Eski Ahlat Kalesi, içinde mağaraları barındıran doğal bir tepenin üzerine kurulmuş. Harabe Şehir olarak da anlandırılan bu yapının içindeki mağaralarda, Osmanlı döneminde askeri malzemeler ve mühimmatlar depolanırmış.


Eski Kale’nin hemen yanından Keş Deresi akıyor. Derenin üzerine kurulan Bayındır Köprüsü, adından anlaşılacağı üzere Emir Bayındır tarafından yaptırılmış güzel bir yapı. Karşı yakanın tepesinde artık görmeye alıştığımız Selçuklu’ya has mezar olan kümbetlerden Hasan Paşa Kümbeti bulunuyor. Vadiye yayılmış kahverenginin egemen olduğu tarihi evler ve yapılarla dolu Harabe Şehir, Ahlat’a gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Ahlat’ta kent merkezinde göl kıyısına doğru görülecek başka tarihi yapılar da bulunuyor. Bunlardan en önemlileri Kanuni Sultan Süleyman’ın İran seferi sırasında Mimar Sinan’a yaptırttığı Ahlat Kalesi‘nden kalan surlar ve yine bir Mimar Sinan eseri olduğu düşünülen İskender Paşa Camii olarak sayılabilir.

Ahlat’tan ayrılıp bu kez Van Gölü’nün kuzeyinde ilerliyoruz.Bitlis’in bir diğer ilçesi Adilcevaz’ı geride bırakıyor, ülkemizin 3. en yüksek dağı olan Süphan Dağı‘nı daha yakından görüyoruz. Gölün etrafındaki tam turumuzu tamamlamadan önce artık son durağımıza doğru ilerliyoruz.
Balık Bendi – Mollakasım
Van’a ulaşmadan önce Erciş ilçesi sınırları içinde kalan Balık Bendi‘ndeyiz. Balık Bendi, dünyada bir tek Van Gölü havzasında yaşayan inci kefalinin akıllara durgunluk veren hikayesini izlemek için en ideal nokta. Şöyle ki; inci kefalleri her yıl Nisan-Temmuz ayları arasında yumurtalarını bırakmak için Van Gölü’nden tatlı sulara doğru bir yolculuğa çıkıyorlar. Bunun için de akarsular üzerinde suyun aktığı yönün tersine yüzmeleri gerekiyor. Bu muhteşem doğa ve hayat mücadelesi gerçekten görülmeye değer, ancak biz Haziran ayının sonlarına doğru yani balıkların yumrutlama mevsiminin sonlarına doğru geldiğimizden, kefallari büyük bir iştahla bekleyen martılardan başka bir şey göremedik. Canlısını biz göremedik ama fikir vermesi için inci kefallerinin yolculuğunun videosunu buradan izleyebilirsiniz.

Balık Bendi’nden ayrılıp Van’ın göl kenarındaki yazlık semti Mollakasım‘a doğru yola çıkıyoruz. Mollkasım’a geçmeden önce I.Dünya Savaşı sırasında Ermeni çeteler tarafından katledilen 2500 şehide adanmış anıt mezarlığa, Zeve Şehitliği’ne uğruyoruz. Zeve Anıtı, Anadolu’da çok büyük acıların, dramların yaşandığı o döneme ait bir hatırlatıcı gibi sessiz ve vakur duruyor…

Mollakasım, Van’ın en güzel plajı Avanıs’a ev sahipliği yapıyor. Aslında bu bölgede de birçok tarihi yapı var, ama çoğunluka tahrip olmuş durumdalar. Ayansıs Kalesi, Panzavank Manastırı ve daha kuzeydeki Amik Kalesi bu yapılardan bazıları.
Van Gölü etrafındaki bir tam turumuzu, bir aile dostumuzun evinde ‘Van Denizi’ne karşı gün batımını izleyerek tamamlıyoruz. Bu muhteşem güne böyle muhteşem bir final yakışırdı 🙂

Doğubeyazıt – İshak Paşa Sarayı
Seyahatimizin son gününde Doğubeyazıt ve İshak Paşa Sarayı’nı görmek istiyoruz. Van’dan günü birlik gidip gelinecek bir mesafede olan Doğubeyazıt’a doğru sabah erkenden yola çıkıyoruz.
Van’dan Doğubeyazıt’a gidiş yaklaşık 2 saat sürüyor. Yol, Türkiye’nin en doğusundaki karayollarından biri ve İran sınırına çok yakın bir mesafeden geçiyor. Kuzeye doğru ilerlerken batı tarafımızda Tendürek Dağı‘nın püskürttüğü lavlardan çağlar boyunca kalan volkanik kalıntıları görüyoruz. Eşini benzerini daha önce görmediğimiz bu manzaranın ötesinde, uzaklarda Tendürek Dağı bizi selamlıyor.

Tendürek’in oluşturduğu ilginç manzaraları daha tam sindirememişken birden önümüzde tüm ihtişamıyla ülkemizin en yüksek doruğu, Ağrı Dağı yükseliyor. Ağrı Dağı öyle heybetli, öyle güzel, öyle etkileyici ki daha önce gördüğümüz dağları sorgulatıyor bize; bu dağ ise daha önce gördüklerimiz neydi diye… Sanki dağ bulutları da büyülemiş gibi. Onları kendine çekiyor, çok kısa sürede zirve görünmez oluyor. Küçük Ağrı Dağı da hemen arkasında yükseliyor. Aslında o da güzel, ama şanssızlığı Ağrı Dağı’na komşu olmak. Onun yanında adı gibi küçük bir ayrıntı gibi kalıyor…

Doğubeyazıt’a varınca hiç vakit kaybetmeden İshak Paşa Sarayı‘na doğru devam ediyoruz. Saray şehir merkezinden yaklaşık 20 dakikalık mesafede bulunuyor. Tepeye doğru kıvrılan yolda ilerlerken sarayı görmeye başlıyoruz, sonunda aşağıdaki ovaya hakim konumuyla İshak Paşa Sarayı’nın önündeyiz.

İshak Paşa Sarayı, aslında dönemin sancak beyi Mahmut Paşa tarafından yaptırılmış. İshak Paşa’nın, Mahmut Paşa’nın yeğeni veya bir akrabası olduğu düşünülüyor. Sarayın kapısındaki kitabede İshak Paşa’nın ismi geçtiği için sarayın adı da onunla beraber anılır olmuş ve isim günümüze böyle gelmiş. Bazen de böyle şans eseri isminiz sonraki nesillere kalıyor, ya da kalmıyor demek ki…
Sarayın yapımına 1685 yılında başlanmış ve tamamlanması neredeyse bir asır sürmüş. 1784’te tamamlanan saray kompleksinin içinde cami, türbe, kütüphane, harem ve selamlık gibi birçok bölüm bulunuyor. Osmanlı döneminde yapılmasına karşın, Orta ve Doğu Anadolu’daki çoğu tarihi eserde olduğu gibi, saraya Selçuklu mimarisi hakim.

Sarayın dışındaki taç kapıdan içeri girince büyükçe bir avluya çıkıyoruz önce. Bu avlunun yan kısımlarında zamanında zindanlar, muhafız koğuşları olarak kullanılan bölümler yer alıyor, önce bu kısımları geziyoruz. Daha sonra ikinci bir taç kapıdan geçerek cami, türbe ve kütüphane gibi yapıların bulunduğu alana geliyoruz. Geçtiğimiz her iki taç kapı da birbirinden güzel, Divriği Ulu Camii’nde gördüğümüz muhteşem kapıları hatırlatan güzellikteler.

İkinci avludan daha içeriye yine bir taç kapıdan geçerek giriyoruz. Bu kısımda haremlik, selamlık, hamam, kiler gibi kısımlar bulunuyor. Saray içinde ilerledikçe batı tarzı mimariye (barok, gotik, rokoko) ait örnekler de karşımıza çıkıyor. Sarayın mimarisinde tek tip bir anlayış hakim kılınmamış. Bundan ziyade doğu ve batı mimarisine ait unsurlar çok güzel sentezlenmiş ve orjinal üslupta bir yapı ortaya çıkmış.

Caminin iç kısmı küçük ama sade bir güzelliğe sahip. Camiyle iç içe olacak şekilde medrese kısmı da yer alıyor. Sarayın iç kısımlarındaki odacıkları gezip demirli pencerelerden dış manzarayı seyretmek keyifli oluyor. Bu odaların hepsi gezilebilir ama 1-2 saatlik bir eforu göze almak gerekiyor, çünkü 7600 m2‘lik bir alana kurulmuş sarayın toplam 366 adet odası bulunuyor.

Anadolu’daki en güzel saraylardan biri olan İshak Paşa Sarayı’nı gezdikten sonra, bölgede daha yukarıda yer alan tarihi yapıları da yakından görmek istiyoruz. Yan yana konumdaki Eski Bayezid Camii ve Doğubeyazıt Kalesi, komşuları İshak Paşa Sarayı’ndan daha eski yapılar.

Eski Bayezid Camii, 1514 yılında Doğubeyazıt’ı Osmanlı topraklarına katan Çaldıran Savaşı sonrası Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış. Doğubeyazıt Kalesi’nin geçmişi ise çok daha eski. Oldukça sarp bir vadi üzerine kurulmuş kalenin içinde, yaklaşık 3000 yıl önce ilk insan yerleşimlerinin başladığı düşünülüyor. Surları Urartular döneminde yaptırılan kale, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de kullanılmış.

Kalenin yamacındaki Eski Bayezid Camii’nden çok güzel görünen İshak Paşa Sarayı’nı bir süre seyrettikten sonra bu tarihi yapıların arasından ayrılıyoruz. Doğubeyazıt merkezindeki Büyük Pasaj‘a uğrayıp dükkanlar arasında dolaşıyoruz. Pasajda elektronik ürünleriden giyime, çay-sigara çeşitlerinden hediyelik eşyaya birçok farklı ürün bulunuyor.

Muradiye Şelalesi
Doğubeyazıt’tan Van’a doğru dönüş yolundayız artık. Yolumuzun üzerinde seyahatimizin son durak noktası Muradiye Şelalesi var. Van’dan 80 km uzakta bulunan Muradiye ilçesi sınırlarında yer alan Muradiye Şelalesi, ismini ilçe merkezi gibi, Bağdat seferine çıktığında bölgeden geçen padişah IV.Murat’tan almış.

Şelalenin olduğu alana gelince pek de güvenli gözükmeyen bir asma köprüden karşı tarafa geçiyoruz. Yanıktar Deresi üzerinde oluşan şelale 18 metre yükseklikten akıyor. Şelaleyi farklı yüksekliklerden ve açılardan izlemek mümkün. Son olarak derenin içine kadar inip aşağıdan izliyoruz. Bazı kış aylarında şelale donup Pamukkale’deki travertenlerine benzer görüntüler oluşuyormuş, görmek ilginç olabilir.

Muradiye Şelalesi’nden ayrılıp Van merkeze dönüyoruz. Merkezdeki Kervansaray Restorant‘ta güzel bir akşam yemeği yiyip havaalanına geçiyoruz. Ankara’ya uçarken Van ve çevresinde gördüklerimizi tekrar düşünüyorum. Cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz, her köşesi ayrı güzel…
Gezi Tarihi: Haziran 2023
Kitap Önerisi: Ağrı Dağı Efsanesi – Yaşar Kemal





















































































Son yorumlar