Krakow & Varşova
Baltık Denizi’nin güney komşusu Polonya’ya başkent Varşova ve Krakow’u içeren bir planla yola çıkıyoruz. İlk durağımız Krakow, sonra Varşova olacak. İki şehire de ikişer günlük vakit ayırdık, gezinin sonunda gördük ki ayrılan bu zaman bizim için yeterli. Derseniz ki “biz şehirleri iliklerine kadar gezip keşfetmek istiyoruz” daha uzun vakit ayrılabilir, orası ayrı.
Her şeyden önce Polonya ve Polonyalılar hakkında birkaç kelam etmek gerekirse; Polonyalılar çoğu Kuzey Avrupa halkının aksine oldukça sıcakkanlı ve güleryüzlü insanlar. Ve de daha gelişmiş olduğu düşünülen birçok Avrupa ülkesinin aksine (örneğin Fransa, Belçika ve Hollanda) Polonya sokaklarında gezerken kendinizi oldukça güvende hissediyorsunuz.
Polonya tarih boyunca büyük güçlerin işgaline uğramış, bağımsızlığı için direnmiş olsa da, en büyük yıkımı çok daha yakın zamanda, II.Dünya Savaşı sırasında yaşamış dersek yanlış olmaz. Önce Hitler Almanyası’nın sonra Stalin’in Sovyet Rusya birliklerinin çiğnediği Polonya toprakları ağır yaralar almış, ki izleri halen görülüyor ve hissediliyor. Özellikle Varşova neredeyse baştan sona tekrar inşa edilmiş, aşağıda daha detaylı değineceğiz…
Gezi detaylarına girmeden birkaç tavsiye ve yararlı bilgi; Polonya’da Bolt ve Uber aktif olarak kullanılabiliyor. Krakow’da çoğu yer eski şehir merkezinde veya yakın yerlerde olduğu için çok ihtiyaç olmuyor ama Varşova’da az zamanda farklı çok yeri gezebilmeyi kolaylaştırıyor. Fiyatı da uygun.
Her iki şehirde de eski şehir merkezine yakın yerlerde konakladık. Krakow’da H11 Apart Hotel, Varşova’da Story Warsaw Loft’tan genel olarak oldukça memnun kaldık, tavsiye ederiz.
Krakow
Polonya’nın en büyük ikinci kenti olan Krakow, aslında 16.yüzyıla kadar ülkenin başkentiymiş. Yaklaşık 1 milyon nüfuslu şehir, çok iyi korunmuş tarihi merkeziyle UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren en eski yerlerden biri. Kent bu özelliğiyle günümüzde Polonya’nın kültürel başkenti kabul ediliyor.
Stare Miasto (Eski Şehir) – Rynek Główny
Krakow’un çok iyi korunmuş tarihi merkezi Stare Miasto‘nun (Eski Şehir) kalbinde çok büyük bir meydan yer alıyor: Rynek Główny. “Ana Pazar Meydanı” anlamına gelen Rynek Główny’de şehrin en önemli simgeleri aynı anda görülebiliyor. Sadece ülkenin değil tüm Avrupa’daki en büyük ortaçağ meydanlarından biri olan meydanın en ihtişamlı yapısı Aziz Meryem (St.Mary) Bazilikası, gotik mimarisi ve eşsiz kuleleri ile hemen dikkatleri üzerinde topluyor. Kırmızı tuğlalarla inşa edilen yapı sade ama görkemli…

14.yüzyılda tamamlanan Aziz Meryem (St.Mary) Bazilikası’nın olduğu yerde aslında daha önce bir kilise varmış. 13.yüzyılda gerçekleşen Moğol istilası sonrası tüm meydan ve kilise yıkılmış. Bazilika da yıkılan kilisenin yerine inşa edilmiş. Her saat başı bazilikanın kulesinden çalınan trompet ziyaretçilerin büyük ilgisini çekiyor. Çalınan trompetle aslında Moğol istilası gerçekleşirken boğazından vurulan kentin ünlü trompetçisi de anılmış oluyor. Hikayesi hüzünlü olsa da çalan trompet neşeli ezgiler barındırıyor. Trompeti ilk defa dinleyecek olunca özellikle bekleyip dikkat kesiliyorsunuz, sonra kentte gezerken defalarca çalan ezgiyi dinliyor ve giderek sıradanlaştırıyorsunuz…

Meydanda yer alan yapılara göre daha yeni olan Adam Mickiewicz Heykeli, Rynek Główny’deki bir diğer önemli anıt. 19.yüzyılda yaşamış olan Adam Mickiewicz, Polonya tarihinin en önemli şairlerinden biri. Kendisi aslında hiçbir zaman Krakow’da bulunmamış ama yaşadığı dönemde şiirleri ve fikirleri ile işgal altındaki Polonyalılara milliyetçiliği aşılamış ve ilham kaynağı olmuş. Düşünceleri nedeniyle hayatının çoğunluğunu ülkesinden uzakta Paris’te geçiren şair, ilginçtir, son yıllarını da İstanbul Beyoğlu’nda bir evde geçirmiş… Meydanın merkezindeki anıt, Adam Mickiewicz’in doğumunun 100.yılında 1898’de kızının ve oğlunun da katıldığı bir törenle açılmış. Şairin naaşı da yıllar sonra Krakow’a, Wawel Katedrali’ne defnedilmiş.

Meydandaki ikonik bir diğer yapı da 70 metre yüksekliğindeki Belediye Binası Saat Kulesi. Belediye Binası restorasyon çalışmaları kapsamında 1820 yılında yıkılmış, geriye gotik mimarideki kulesi kalmış. Kulenin en üst katından şehrin manzarası izlenebilir. Ayrıca kulenin gövdesinde eski ama etkileyici bir teknolojiye sahip saat mekanizması da incelenebilir. Kulenin bodrum katı ise şehrin tarihi zindanlarına ev sahipliği yapıyor.

Meydanın tam merkezinde yer alan Kumaş Pazar (MNK Sukiennice), adından da anlaşılabileceği gibi kentin bir ticaret merkezi olmasını sağlayan ve meydana adını veren yapı. Zamanında özellikle kumaş ve Wieliczka Tuz Madeni’nden çıkarılan tuzun diğer Avrupa şehirlerinden gelen tüccarlara satıldığı bu tarihi pazarda, günümüzde de hediyelik eşya başta olmak üzere alışveriş için aradığınız için çoğu şeyi bulabilirsiniz. Yapının duvarlarında Polonya’nın çeşitli kentlere ait amblemleri de göreceksiniz. Market binasının üst katı ise 19.yüzyıl Polonya sanatına ait resim ve heykel sergilerine ev sahipliği yapıyor.

Meydanda yer alan Aziz Adalbert Kilisesi, diğer yapıların yanında küçük kalıyor ama en eski olan da o. Geçmişi 11.yüzyıla kadar olan kilisenin bodrum katında Rynek Główny’nin tarihsel gelişimini anlatan bir de sergi yer alıyor.

Ana Meydan’ın kuzeydoğusunda uzanan Florianska hem tarihi dokusu hem de canlılığıyla insanı kendine çeken, defalarca orada yürüme isteği uyandıran çok hoş bir cadde. Caddenin bir ucu görkemli Aziz Meryem Bazilikası’na açılırken, diğer ucunda Aziz Florian Kapısı yer alıyor. Bu kapı da ismini surların hemen dışındaki Jan Matejko Meydanı’ndaki Aziz Florian Kilisesi’nden almış.
335 metrelik Florianska, üzerindeki evler zamanla değişse bile, 700 yıldır aşağı yukarı aynı kalmış. Sağlı sollu uzanan turuncu-sarı-eflatun renkli apartmanların hepsi de çok güzel. Her birinin de ayrı hikayesi var. Meraklıları için bu apartmanları tek tek incelemek saatler sürebilir…


Sadece Florianska’yı değil, onu kesen sokakları da keşfetmek gerek. Sokakları arşınlarken civarda yer alan bazı mekanlarda vakit geçirmeyi düşünebilirsiniz elbette. Ülkemizden kilometrelerce uzaklıkta da olsa Türk mutfağına dair bir şeyler arıyorsanız Çayla Simit tam aradığınız yer olabilir. Özellikle kahvaltı için tercih edebileceğiniz bu mekanı Türkler değil Polonyalılar işletiyor, çok da kibarlar 🙂
O kadar yol gelmişken Polonya mutfağını denemeden olmaz elbette. Polonya’ya mahsus mantı (pierogi) çeşitleri dahil birçok farklı lezzeti barındıran Milkbar Tomasza tercih edilebilecek bir mekan. Ancak burası hem küçük hem de biraz kalabalık. Sıra beklemeyi de biraz göze almak gerekebilir.
Her mevsim her yerde dondurma yemeden olmaz diyenlerdenseniz Florianska üzerindeki Lody‘ye uğramadan geçmeyin, dondurmaları gerçekten leziz…


Florianska’nın bitimi Aziz Florian Kapısı’ndan zamanında Krakow’un müstahkem karakolu olan Barbakan‘a uzanıyor. 7 kuleli bu kale, kentin en iyi korunmuş yapılarından biri ve 500 yıldan fazla bir geçmişe sahip. Barbakan zamanında Osmanlıların şehre saldırmasından korkularak inşa edilmiş (ama bir Çin Seddi değil tabii :)).

Duvarlarının kalınlığı 3 metreyi bulan Barbakan’ın surlarında dolaşıp yakından incelemek keyifli oluyor. Surların üzerinden şehrin önemli meydanlarından Jan Matejko’da görülebiliyor. Bu kadar yaklaşmışken Barbakan’dan sonra o meydana uğramak iyi bir fikir olabilir. Ayrıca Barbakan’a giriş yaptığınız biletle Aziz Florian Kapısı üzerindeki surlara da çıkabilir, Florianska’yı yukarıdan izleyip kapının üzerindeki şapeli ziyaret edebilirsiniz.

Şehrin önemli meydanlarından birine ismini veren Jan Matejko’nun Barbakan’ın hemen yanında bir de heykeli var. Kim bu Jan Matejko derseniz, 19.yüzyılda Krakow’da doğup yaşamış Polonya’nın milli ressamı diyebiliriz. Bu heykelin bulunduğu yer aslında eski şehrin surlarını boydan boya çevreleyen park Planty‘nin içinde yer alıyor. Bu parkta yürürken karşınıza başka heykeller, çeşitli yapılar ve bazı kafe-restorantlar çıkacak. Planty’e ayıracağanız zaman sizi pişman etmeyecektir.

Grodzka
Eski Şehir’de Florianska kadar ünlü ve etkileyici bir cadde daha var: Grodzka. Rynek Główny’nin güney çıkışı sayılabilecek bu cadde Florianka’ya kıyasla daha uzun ve meydandan Wawel Kalesi’ne kadar uzanıyor. 13.yüzyılda kurulduğu düşünülen bu cadde bir zamanlar Kraliyet Yolu’nun bir parçasıymış. Yine Florianska’da olduğu gibi üzerindeki çoğu apartmanın ayrı bir hikayesi var.

Grodzka’nın asıl özelliği ise Krakow’un tarihi kiliselerine ev sahipliği yapması. Önce farklı Hristiyan tarikatları olan Dominiken ve Fransiskenlerin adını taşıyan sokak ve meydanlar üzerindeki kiliseler karşınıza çıkacak, daha sonra yan yana St.Peter & St.Paul ile St.Andrew Kiliseleri‘ni göreceksiniz. Polonya dünya üzerindeki önemli Katolik ülkelerden biri, öyle ki dünya üzerinde İtalyan olmayan ilk papa Polonya’dan çıkmış. St.Peter & St.Paul Kilisesi üzerindeki Vatikan bayrağı da buna gönderme belki de.

Kentteki ilk Barok mimariye sahip yapı olan St.Peter & St.Paul Kilisesi 17.yüzyılda inşa edilmiş. Ondan çok daha eski St.Andrew Kilisesi yaklaşık 1000 yıllık bir geçmişe sahip. Bu kilise epey yıpranmış görünse bile yine de etkileyici.
Kiliselerin karşısında küçük de bir meydan bulunuyor. Aziz Meryem Magdalena Meydanı üzerinde yer alan anıt, bölgenin manevi yapısına uygun olarak, ilahiyatçı ve vaiz olan Piotra Skarga’ya adanmış.

Meydanın arkasında uzanan Kanonicza, yine şehrin tarihi atmosferini yansıtan sokaklardan bir diğeri. İster Grodzka’dan ister bu sokaktan tarihi binalar arasında yürüyerek Wawel Kalesi’ne çıkabilirsiniz.
Wawel Kalesi
Vistül Nehri’nin kıyısındaki bir tepeye kurulmuş Wawel Kalesi, şehrin otantik atmosferini tamamlayan bir unsur olarak yükseliyor. Tarihi 10.yüzyıla kadar uzanan kale günümüzdeki haline 14.yüzyılda getirilmiş. Tabii inşa edildiği dönemden günümüze kadar genişleyerek büyümüş. Kalenin içinde birçok önemli yapı var ki bu yapılarda farklı mimari türlerini, Orta Çağ, Rönesans ve Barok mimari unsurlarını bir arada görmek mümkün.
Hatrı sayılır sayıda merdivenleri çıktıktan sonra kaleye giriş için bir de bilet sırasında beklemek yorucu olabilir. Bileti online olarak önceden almak vakit kaybını ve harcayacağınız eforu azaltacaktır.

Günümüzde Polonya’nın en çok ziyaret edilen müzesi olan Wawel Kalesi, aslında Polonya krallarının ikametgahıymış. Kalenin içindeki görkemli Wawel Katedrali de kralların taç giyme törenlerinin yapıldığı ve öldükten sonra defnedildikleri yermiş.

Polonya kökenli ilk papa olan II.John Paul’un zamanında rahiplik ve piskosposluk yaptığı Wawel Katedrali, daha önce iki kere yıkılıp üçüncü kere inşa edilmiş. 11.yüzyılda ve 12.yüzyılda yapılıp yıkıldıktan sonra 14.yüzyılda gotik tarzda tekrar yapılmış. Katedralin ana sunağı ve içindeki kral mezarları içeride görülecekler arasında.

Kalenin eski saray binaları Avrupa’nın en önemli sanat müzelerinden birine dönüştürülmüş. Oldukça şık rönesans tipi bir avluya sahip saray binasının içinde oldukça zengin bir eser koleksiyonu var. Saraya en ihtişamlı dönemini yaşatan kral Sigismund gerek saray mimarisini gerekse sarayın içindeki eser koleksiyonunu farklı bir noktaya taşımış.

1930 yılında müzeye çevrilen yapının içinde görülecekler arasında rönesans dönemi İtalyan resim koleksiyonu, heykeller, seramikler, silahlar, zırhlar ve değerli mücevherler bulunuyor. Tüm bunlar oldukça etkileyici ama müzenin en çarpıcı eserleri bizzat Sigismund döneminde saraya getirilen duvar halıları. Habil ve Kabil tasvirleri ve Nuh’un Gemisi görülmeden geçilmemeli…

Müze eskiden kraliyet ailesinin sarayı olunca, hanedana ait özel eşyalar da sergileniyor elbette. Kral tahtı, yatağı, portreler, misafirlerin ağırlandığı odalar, yemek takımları, seramikler artık şatafatlı günlerden geriye kalan birer ize dönüşmüş.

Bu müze Avrupa’da Türklere ait azımsanmayacak eserin bulunduğu ender müzelerden biri olabilir. Tarih boyunca Lehlerle yani Polonyalılarla birçok kez karşı karşıya gelen Osmanlılara ait eserler oldukça ilgi çekici. Sergilenen Osmanlı Çadırı Avrupa’da herhangi bir müzede yer alan en büyük çadır konumunda.

Duvalarında Osmanlı-Lehistan savaşlarını tasvir eden birçok tablonun yer aldığı odaların birinde Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kılıcını görmek büyük bir sürpriz oluyor. Viyana Kuşatması’nın talihsiz veziri, Polonya Krakow’da da tarihe bir iz bırakmış.

Ejderha Mağarası ve Heykeli
Kaleden asansörle (veya merdivenle) Vistül Nehri kıyısına iniliyor. Aslında bu iniş bir doğal mağaranın içinden gerçekleşiyor. Bu doğal mağara Ejderha Mağarası (Dragon’s Den) olarak anılıyor. Mağaraya bu ismin verilmesi Lehlere ait yaklaşık bin yıllık bir efsaneden kaynaklanıyor. Farklı versiyonları da bulunan efsanaye göre şehre musallat olan ve her gün kendine kurban isteyen kötülük timsali ejderha, prens tarafından öldürülüyor ve şehir kurtuluyor.

Efsaneye ithafen mağaranın önüne yerleştirilen metal ejderha heykelinin başı hep kalabalık. 1972 yılında bulunduğu alana konulan ejderha heykelinin yedi adet başı bulunsa da, bu başlardan altı tanesi ejderhanın ayakları zannediliyor. Heykelin popülerliğini arttıransa heykelin ağzına yerleştirilen bir doğal gaz başlığı sayesinde belirli aralıklarla ejderhanın ateş püskürtmesi. İtiraf etmek gerekirse izlemesi oldukça keyifli 🙂

Ejderha Heykeli’nin önünden geçen yolun da bir özelliği var. Vistül kıyısına uzanan Czerwieński Bulvarı’nın bir kısmı Hollywood tarzı Yıldızlar Geçidi’ne (Avenue of Stars) dönüştürülmüş. Çoğunlukla Polonyalı sanatçılara adanan yıldızların bazıları uluslarası sanatçılara da ithaf edilmiş. Celine Dion, Michael Jackson, Elvis Prestley, Roman Polanski bunlardan bazıları.

Kazimierz
Sırada tarihi şehir merkezinin bir uzantısı sayılabilecek kendine özgü mahalle Kazimierz var. 14.yüzyılda kurulan Kazimierz, 19.yüzyılın başına kadar bağımsız bir kasabayken Krakow’un genişleyip büyümesi ile Krakow’a dahil olmuş. Polonya tarih boyunca Yahudilere en çok kapısını açan ülkelerden biri olurken, Kazimierz de Polonyalılarla Yahudilerin yüzyıllar boyu bir arada yaşadığı önemli bir kültür merkezi olmuş.

II.Dünya Savaşı’nda gerçekleşen Alman işgali sonrası Kazimierz’deki Yahudiler nehrin karşısında Podgórze’de kurulan gettoya sürülmüş. Sinema tarihinin kült filmlerinden Schindler’in Listesi’nde bu bölgede yaşananlar detaylıca anlatılıyor. Filmi izleyenlerin hatırlayacağı gibi Schindler sahibi olduğu emaye fabrikasından onlarca Yahudi’yi Nazilerin zulmünden ve de öldürülmekten kurtarmayı başarmış. Podgorze’deki bu fabrika şu an bir müzeye çevrilmiş, dileyenler ziyaret edebilir. Aynı bölgede gettonun yıkılmamış durvarları da görülebilir. Kazimierz’de ise yine aynı filmdeki sahnelerden hatırlanacak tüm kasvetiyle ayakta duran Schindler’in Listesi Pasajı görülebilir. Çevresinde oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz mekanlarından da bulunduğu bu yapıda o dönemde yaşananlara ait detaylı bilgi ve belgeler sergileniyor.

Pasajın hemen ilerisinde şehrin en görkemli yapılarından biri olan Corpus Christi Basilikası yükseliyor. Krakow’daki çoğu kilise gibi yine kırmızı tuğladan yapılmış Corpus Christi’nin yapımı yaklaşık 100 yıl sürmüş, 15.yüzyılda tamamlanmış. Gotik dış mimarisinin yanı sıra içindeki yüksek sunağı ve etkileyici ana nefi ile görülmeyi kesinlikle hak ediyor.


Kazimierz’in merkezinde tarihi bir pazar yeri olan Okraglak yer alıyor. Okraglak’ta ortada bir yeme-içme alanı ve bunun çevresinde çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı tezgahlar bulunuyor. Polonya’ya gelmişken Lehlere özgü ekmek üstü sandviç veya pizza denilebilecek “zapiekanka”nın tadına mutlaka bakmalısınız. Onlarca farklı kombinasyonu bulabileceğiniz Bar Namaxa “zapienkanka” deneyimi yaşamak için en ideal yer.

Kazimierz’in özellikle kuzeydoğu kısmı tarihi Yahudi yerleşimlerinin yoğun olarak bulunduğu bölge. Burada ayakta kalan en eski sinagog olan ve aynı adı taşıyan Eski Sinagog, Popper Sinagogu, Remu Sinagogu, Tarihi Yahudi Mezarlığı gibi yapılar görülebilir. Özellikle Eski Sinagog’un bulunduğu Szeroka Caddesi’nin üzerinde yer alan binaların iyi korunmuş tarihi yapısı ve sokakları keşfe değer.

Kazimierz’den de birkaç mekan önerisinde bulunalım. Yemek yemek için otantik bir atmosfere sahip Hevre tercih edilebilir. Edebiyata meraklıysanız ve özgün bir mekanda çay-kahve keyfi yapmak isterseniz, son derece orjinal bir kitap-kafe olan Cytat Cafe tam da size göre, mutlaka deneyin derim.

Wieliczka Tuz Madeni
Krakow’u ziyaret etme niyetiniz varsa, Wieliczka Tuz Madeni bu listede en üst sıralarda yer almalı. Kentin güney doğusunda, adını aldığı Wieliczka kasabasında yer alan Tuz Madeni’ne kent merkezinden ulaşım oldukça kolay. Trenle yaklaşık yarım saatte oradasınız. (Aynı tren hattının bir ucu havaalanı diğer ucu Wielizczka).

Maden ziyaretçilerin uğrak noktası olduğu için, bileti önceden online olarak almanızda fayda var. Madene aynı anda alınabilecek ziyaretçi sayısı sınırlı olduğundan ancak seçtiğiniz saatte giriş yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla risk alıp biletsiz giderseniz uzun bir bilet sırasına katlanmak zorunda kalmaya ek olarak uygun seans bulmak da dert olabilir.

Madene girildiğinde her gruba bir rehber eşlik ediyor. Bu hem güvenlik açısından hem de madenle ilgili detaylı bilgiler almak için oldukça iyi bir uygulama. Madene geçiş için yaklaşık 380 basamağı inerek 327 metrelik bir derinliğe ulaşmak gerekiyor. Neyse ki dönüş için asansörler var 🙂
Eski çağlardan beri sofra tuzu çıkarıldığı bilinen ancak resmi belgelerde geçmişi 11.yüzyıla kadar uzanan Wieliczka, 1996 yılına kadar faal olarak kazılmış. Bu haliyle dünyanın en eski ve en uzun süre kullanılan tuz madenlerinden biriymiş. Tuz fiyatlarındaki düşüş ve madenin sular altında kalması nedeniyle 1996 yılında kapatılan Wieliczka, o tarihten beri bir müze statüsünde. Aynı zamanda UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kabul edilen ilk 12 yerden bir tanesi.

Tüm odalarının ve geçitlerinin toplam uzunluğu 287 kilometreyi bulan madenin yaklaşık 3,5 kilometresi zyarete açık. Ancak %2’ye tekabül eden bu kısımlar bile 1.5-2 saatlik bir sürede gezilebiliyor. Normalde bu tip alanların havası akciğerlere negatif etki edebilirlen Wieliczka’da durum tam tersi, olumlu bir etkisi var…
Madende görülecekler arasında maden kuyuları, yer altı gölü, havuzlar, madencilik yapılan dönemlere ait canlandırmalar, madenciler tarafından tuzdan yapılmış çeşitli heykellerin yanı sıra heykeltıraşlar tarafından yapılmış ikonik eserler bulunuyor. Hepsi de o kadar eşsiz ve etkileyici ki…

Wieliczka tarih boyunca ilginçliği ve güzelliğiyle birçok ünlü şahsiyeti de kendine çekmiş. Madeni ziyaret edenler arasında Kopernik, Goethe, Chopin, Mendeleyev, von Humboldt gibi sanatçılar ve bilim adamları bulunuyor. İlgili odalarda Kopernik ve Goethe’ye adanmış heykelleri görmek mümkün.

Her geçit, her oda ilgi çekici detaylar dolu ama, madenin görkemli ana salonu madenin hiç kuşkusuz zirve noktası. Yukarıdan sarkıtılan devasa avizelerle aydınlatılan bu salon, madenin genel havasının içinde hiç beklenmeyen bir sürpriz gibi.

Madende bulunan 4 kiliseden (40 tane de şapel var) birine ev sahipliği yapan bu salonda her bir heykel, her bir görsel ayrı bir güzel. Özellikle dünayaca ünlü tablolardan bazılarının tuzdan yapılmış versiyonları çok dikkat çekici ki bunların en başında da Leonardo Da Vinci’nin ikonik Son Akşam Yemeği tablosu geliyor. Salonda madeni ziyaret eden Papa II.John Paul’ün de çok gerçekçi bir heykeli bulunuyor.

Madende 3 tane yapay tuzlu su göleti bulunuyor. Bu göletlerin olduğu salonlardan birinde St.Kinga Şapeli yer alıyor. Burada oldukça karanlık bir ortamda başlayan ve Chopin’e ait bir müzik eşliğinde devam eden bir ışık gösterisi yapılıyor. Burası düğünlere de ev sahipliği yapabiliyor.

Tuz Madeni’nin son odası en yüksek odalardan biri. Burada tuzdan yapılmış hediyelik eşyaların satıldığı dükkanların yanı sıra, dünyadaki ilk 12 UNESCO kültür mirasının sergilendiği saati andıran yapı da sergileniyor. Koridorun devamı, self-servis bir yemek alanı ve daha özel yemek deneyimi yaşamak isteyenler için şık bir restoranta açılıyor. Eğer madenden ayrılmak isterseniz asansör için sıraya girmeniz ve madendeki geçitlerde bir süre yürümeniz gerekiyor ki bu da ayrı bir deneyim…

Madenden çıkınca dileyenler Tuz Madeni’nin tarihçesi ile ilgili daha detaylı bilgileri yer aldığı müzeyi gezebilir. Buna değebilir, Wieliczka her türlü fark yaratacak çok özgün bir yer…
Varşova
Krakow’dan Varşova’ya yaklaşık 3 saat süren bir tren yolculuğu ile geçiliyor. Sabah erken saatteki trenle Varşova’ya geçince Bolt işe eski şehir merkezindeki otelimize yerleşiyor, oyalanmadan da gezmeye başlıyoruz…
Eski Şehir (Stare Miasto)
Varşova, Krakow’dan farklı olarak çok daha fazla yıkım görmüş. Özellikle de II.Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yerle bir olmuş. Geçmişi 1300’lere dek uzanan eski şehir merkezi de bu yıkımdan nasibini almış. Savaştan sonra aslına uygun olarak tekrar inşa edilen merkez ve binalar, 1980 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış. Yapılan bu proje tarihi bir şehir merkezini aslına uygun olarak tekrar canlandırılması açısından dünyadaki ilk örnek olarak da diğer projelere örnek ve öncü olmuş.

Varşova’nın eski şehrine Kale Meydanı‘ndan giriliyor ki meydanın ortasında Sigismund Kolonu yükseliyor. Krakow’dan Varşova’ya taşınan Kral III.Sigismund Vasa’ya ithaf edilen kolon, 1644 yılında dikilmiş. İlk dikildiğinde kırmızı mermeden yapılmış korint sütun, iki kere değişmiş. Günümüzde granitten yapılmış kolonun en tepesinde kralın 2.5 metrelik bronz heykeli yükseliyor. Daha önceki kolonlar da Zamek Sarayı’nın yanında sergileniyor.

Kale Meydanı’ndaki rengarenk binaların arasında uzanan Piwna ve Świętojańska Sokakları‘ndan en az bir kez geçmelisiniz. Günümüzde trafiğe kapalı olan bu sokaklar, 13.yüzyılda kurulmuş ve burada yer alan bira fabrikaları ile bira evlerine ev sahipliği yapıyormuş. Otantik dokusu ile insanı kendine çeken bu sokaklarda yürümek apayrı bir keyif.

Piwna üzerindeki Aziz Martin Kilisesi ve Świętojańska’daki Aziz Yuhanna Başkatedrali (Archcathedral Basilica of St. John the Baptist) Varşova’nın en eski ve önemli kiliselerinden. Eski şehir gelişirken kentin önemli ibadet merkezleri de şehrin merkezine inşa edilmiş normal olarak.

Świętojańska’nın sonu kentin en güzel meydanına açılıyor: Rynek Starego Miasta (Eski Şehir Pazar Meydanı). Varşova’nın kuruluşu ile beraber 13.yüzyılda ortaya çılan Pazar Meydanı yıllar boyu şehrin idari ve ticari merkezi olmuş. Bu meydan nelere şahit olmamış ki; tarihi olaylar, siyasi toplantılar, kutlamalar, idamlar, yangınlar ve II.Dünya Savaşı’nda olduğu gibi büyük yıkımlar…

Muntazam bir dikdörtgen şekle sahip meydana 4 köşesinden 8 ayrı sokak açılıyor. Meydanın ortasına deniz kızı heykeli yerleştirilmiş ve Krakow’da olduğu gibi meydanda eski su tulumbası dikkat çekiyor. Burada her binanın ayrı bir rengi, ayrı bir hikayesi var Tabi, bunların hepsi II.Dünya Savaşı’nda yıkıldıktan sonra aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Meydandaki kafelerden birine oturup bu güzel yapıları bir süre izlemekte fayda var. Meraklıları için meydanda gezilebilecek iki de müze bulunuyor: İlki ismini Polonya efsanesi Adam Mickiewicz’den alan Edebiyat Müzesi, diğeriyse İlüzyon Dünyası Müzesi.

Eski Şehir’in sokaklarında dolaşırken sürekli ilgi çekici bir detay çıkıyor karşınıza. Renkli binalar, eski bir kapı yada ilginç bir heykel. Örneğin üçgen şekle sahip küçük bir meydan olan Kanonia, kendi başına görülmeye değer şirin bir meydan. Bir de meydanın ortasına yerleştirilmiş ince işçiliğe sahip devasa bir çan bulunuyor ki o da ayrıca görülmeye değer. Veya bronzdan yapılma atletik bir adamı simgeleyen Siłacz (Strong Man) Heykeli övgüye değer bir sanat eseri. Dolayısıyla Eski Şehir’i gezerken detayları kaçırmamak için gözleri dört açmakta fayda var.

Varşova eski şehir alanını çevreleyen bir kale ve surlar bütünü olan Barbakan, eski şehirdeki bir başka cazibe merkezi. Şehrin eski kapısı konumundaki dört kuleli Barbakan 1540 yılında kurulmuş. Güçlü topların icadına kadar şehrin savunmasında önemli bir yeri olan kapı ve surlar zamanla bu işlevini yitirmiş. Yine de II.Dünya Savaşı’na kadar büyük ölçüde ayakta kalan Barbakan, II.Dünya Savaşı sırasında tıpkı şehirdeki hemen hemen her şey gibi neredeyse tamamen yıkılmış. Kapı ve surlar savaş sonrası aslına uygun olarak tekrar inşa edilirken yapımında Nysa ve Wroclaw şehirlerinde yıkılan tarihi binalardan alınan kırmızı tuğlalar kullanılmış…

Barbakan’dan eski şehrin dışına açılan cadde Freta, Varşova’nın bir zamanlar “yeni” olan kısmına açılıyor. Şehrin bu kısmı eski şehirden farklı ama yine güzel bir atmosfere sahip. Burada Pazar Meydanı, St.Jack’s Kilisesi, Marie-Curie Müzesi gibi yapılar ve alanlar görüleblir.
Eski Şehrin sokaklarını gezerken dikkat çeken küçük bir not: aynı Türkiye’deki gibi sokaklarda cam tezgahlarda dizdikleri satan simitçiler mevcut.
Zamek Kraliyet Sarayı
Eski Şehir’in en önemli parçalarından biri olan Zamek Kraliyet Sarayı, Polonya tarihindeki en önemli yapılardan biri. Polonya’nın en önemli iki şehri Krakow ve Varşova’dan geçen Vistül Nehri kıyısına kurulan ve zamanında kraliyet ailesinin resmi ikametgahı olan yapı, 1791’de Avrupa’nın ilk anayasasının yazılıp ilan edildiği yerrmiş. Polonya bir cumhuriyete dönüştükten sonra, devlet başkanı ve cumhurbaşkanlarını ağırlamış. II.Dünya Savaşı’ında da, tahmin edilebileceği gibi, Naziler tarafından tamamen yıkılmış…

1971-1984 yılları arasında aslına uygun olarak yeniden yapılan saray, günümüzde sanat koleksiyonlarına ev sahipliği yapan bir müzeye dönüştürülmüş. Zamek Kraliyet Sarayı da Eski Şehir’in bir parçası olarak UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor.
Sarayın içinde kral odaları, tahtı ve yatağı gibi monarşi dönemine ait eşyaların yanı sıra Polonya demokrasisinin başladığı Parlamento Odası, Eski ve Yeni Temsilciler Meclisi salonları görülebiliyor. Büyük Toplantı salonu da mimarisi ve zarafetiyle dikkat çekiyor.

Zamek Kraliyet Sarayı sadece Polonya tarihinin sergilendiği bir yapı değil aynı zamanda bir sanat müzesi. Dolayısıyla burada resim, heykel, dekoratif sanat eserleri açısından zengin bir koleksiyon da bulunuyor. Koleksiyonda Rafael, Rembrant, Anthony Van Dyck gibi ustalara ait tablolar görülebilir.

Eski Şehir bölgesinde gezip dolaşırken Polonya mutfağını deneyimlemek için bazı önerilerde de bulunalım. Şehirde birçok şubesi (sadece eski şehir civarında 3 tane) bulunan GOŚCINIEC Polskie Pierogi “Polonya mantısı” anlamına gelen Polskie Pierogi yemek için en güzel mekanlardan biri. Çin mutfağından çıkan “dumpling”e benzeyen bu mantının kıymalı, sebzeli (ıspanaklı) , patatesli-peynirli gibi birçok çeşidi bulunuyor. Ve Türkiye’de olduğu gibi yoğurla servis ediliyor. Biz ıspanaklısına bayıldık 🙂


Farklı bir yer daha denemek isterseniz Gospoda pod Zygmuntem de oldukça başarılı bir mekan. Her iki mekanda da Polonya mutfağına ait farklı yemekler de tadabilirsiniz. Çavdar ekmeği içinde et veya sebze suyu ile servis edilen “Zurek” yada Polonya usülü tavuk çorbası olan kerevizli-erişteli “Rosol” denenebilir. İkisi de oldukça doyurucu sulu yemekler.
Kültür ve Bilim Sarayı
Varşova çok büyük şehir olmasa da Eski Şehir dışında görülecek yerler birbirine uzak mesafede. Belki toplu taşıma da düşünülebilir ama Bolt da fiyat-komfor-zaman açısından oldukça iyi bir seçenek. Biz genel olarak ulaşımda Bolt’u kullandık. Sovyet Rusya’nın şehre bıraktığı görülebilir en büyük iz olan Kültür ve Bilim Sarayı‘na da bu şekilde ulaştık.

Moskova’da Stalin dönemi mimarisinin imzası olan “7 kız kardeş” stiline uygun olarak dizayn edilen sarayın inşasında Sovyet ve Polonyalı yaklaşık 10000 işçi çalışmış. 3 yılda, 1955’te inşası tamamlanan ve Sovyet lider Stalin’e ithafen “Joseph Stalin Kültür ve Bilim Sarayı” adı verilen bina, 237 metre yüksekliğiyle halen Avrupa’nın en yüksek yapılarından biri olma özelliğini koruyor. Tabii daha sonra “arınma” döneminde Stalin’in adı saraydan ve sarayın içinde geçtiği salon ve heykellerden kaldırılmış.

Günümüzde yapının içinde sinema salonu, tiyatrolar, müzeler, ofisler, üniversitelere ayrılmış katlar, kongre salonları ve yüzme havuzu gibi alanlar mevcut. Toplam 33 kattan oluşan sarayın mimarisi de oldukça etkileyici ama asıl cazip olan 30.kattaki terasa çıkıp Varşova manzarasını seyretmek. Bunu gündüz de akşam saatlerinde de yapabilirsiniz. 30.kata çıkarken saray asansörünün hızı da muazzam, adeta ışınlanıyorsunuz…

Saray kompleksinin girişinde yer alan Kopernik ve Adam Mickiewicz heykelleri dikkatinizden kaçmayacaktır. Evrim Müzesi, Teknoloji Müzesi, Modern Sanat Müzesi ve tiyatro binaları komplekste ziyaret edilebilecek bazı diğer alanlar.
Aazienki Sarayı
76 hektarlık bir parkın içinde yer alan Aazienki Sarayı, Varşova’da görülmesi gerekenler listesinde en üst sıralarda yer alıyor. Adadaki Saray veya Hamamlar Sarayı olarak da anılan Aazienki, Prens Stanisław Herakliusz Lubomirski tarafından 1674 yılında yaptırılmış. Mimarisinde İngiltere’nin ünlü Bath şehri başta olmak üzere Avrupa’nın tarihi yapılarından ilham alınmış. Daha sonra 1766 yılında Kral Stanisław August Poniatowski tarafından klasik bir saraya dönüştürülmüş. Saray, parkın ortasında yer alan göldeki yapay bir adaya konumlandırıldığı için “Adadaki Saray” olarak da adlandırılıyor.

Kentin en büyük parkının içinde yer alan saray, parka iyonik sütunlu iki enfes köprüyle bağlanıyor. İçi de ziyaret edilebilen Aazienki’de Rubens, Brueghel ve Rembrant’ın da tablolarının bulunduğu resim galerisi, 1944’te Naziler tarafından tahrip edilse de yeniden dizayn edilen Süleyman Odası ve ihtişamlı Hamam Odası görülebilir.

Park kompleksinin içinde Aazienki dışında da birçok güzel yapı bulunuyor. Myślewicki Sarayı, ada üzerinde bulunan klasik tiyatro, Kış Bahçesi, Çin bahçesi ve pagodası bunlardan bazıları. Bunlara ek olarak yemyeşil ve iyi düzenlenmiş park da hatırı sayılır bir vakit ayrılmayı hak ediyor. Parkı arşınlarken etrafta ağaçtan ağaca koşturan dost canlısı sincaplar başta olmak üzere tavus kuşları, güvercinler ve diğer hayvanlar size eşlik edecek. Eğer yanınızda bulundurursanız sincaplara elinizle ceviz yedirmeniz mümkün 🙂

POLIN Müzesi
Sırada Varşova’nın birkaç ünlü müzesi var. Baştan belirtmekte fayda var biz Varşova’daki hiçbir müzeyi çok etkileyici bulmadık, hiçbirisi için mutlaka ziyaret edilmeli diyemiyoruz.
POLIN (Polonya Yahudileri Tarihi) Müzesi ile başlayalım. Bu müze Yahudilerin Avrupa’daki göçlerini, Polonya’daki tarihlerini ve kültürlerini anlatan kapsamlı bir müze. Yahudi halkı tarih boyunca bir çok ülke ve kent tarafından misafirperverlikle karşılanmazken genel olarak Polonyalılar hoşgörülü yaklaşımları ile onlara en çok kucak açan halklardan biri olmuş. II.Dünya Savaşı’ında iki süper güç arasında kalırken de, bünyesindeki Yahudilerle beraber en çok yıkıma ve kıyıma uğrayan ülkelerden biri olmuş Polonya…

2013 yılında 4000 metrekarelik bir alana kurulan POLIN’de ilk salonlarda Yahudilerin erken çağlarda Avrupa’da yaptıkları yolculuğu görmek ve detaylı bilgi edinmek mümkün oluyor. Sonrasında Polonya’ya ne zaman gelmişler geldiklerinde nasıl karşılanmışlar, hangi şehirlerde hangi bölgelere yerleşmişler, nasıl bir nüfusa sahip olmuşlar görülebiliyor.

Müzede Yahudilerin kutsal kitapları, kutsal saydıkları bazı nesneler, dini mabetlerinden çeşitli örnekler de görülebiliyor. Bu kısımda özellikle 17. yüzyıldan kalma bir Gwoździec sinagogunun çatısının ve tavanının bir kopyası ve yeniden inşa edilmiş tonoz ile bimah görülmeye değer.

Müzenin en etkileyici birkaç salonu elbette II.Dünya Savaşı dönemine ayrılmış. II.Dünya Savaşı’ndan önce Polonya’da altın çağını yaşayan Yahudi toplumunun kaderi Nazilerin işgaliyle tamamen değişmiş. Yahudi Sokağı savaş öncesine ait gerçeğe çok yakın bir canlandırma olmuş. Bu sokağın çevresindeki salonlarda ise Yahudilerin kaderinin nasıl değiştiğini ve yaşanan dramı anlatan çok çarpıcı örneklerle dolu…

Salonlarda hangi tarihlerde hangi Nazi kampında kaç Yahudi’nin öldüğü, ölümlerden hemen önce yazılan gerçek mektup örnekleri gibi trajik belgeler mevcut. Özellikle mektuplardaki umutsuzluk hissi can yakıyor. Dünya savaşlarından önce ve Holokost sonrası yaşamda kalan Yahudilerin hangi oranda hangi ülkelere göç ettiği de görülebiliyor. Sonuç olarak Polonya Yahudilerinin %90’ının Holokost’ta yaşamını yitirdiği düşünülüyor. İlginç bir diğer bilgi de şöyle; günümüzde dünyada yaşayan 16 milyon Yahudi nüfusunun %70’inin kökleri Polonya Yahudileri’ne dayanıyormuş. Yahudiler Polonyalılara şükran borçlu olmalı, onlar olmasaydı belki Yahudi halkı da olmazdı…

Bu müzeyi gezerken İsrail’in Filistin’de, Gazze’de uyguladığı soykırıma bir yandan tekrar lanet ettim, bir yandan da aklım almadı. Tarihte bunca acıyı yaşamış, katliama uğramış bir halk nasıl olur da bir benzer bir zulmü başka bir halka uygulayabilir? İnsan psikoljisinde etkiye tepki, ezilenin gücü eline alınca misliyle karşılık vermesi bir nevi öc alması diye bir şey var biliyorum ama insanoğlunda vicdan diye bir şey de var olmalı. Böyle olunca, tarih tekerrürden ibaret dediğimiz şey de sapkın inançlar veya ideolojiler, ülkelere hükmeden şuursuz liderler, güce ve paraya tapan insanlar ve uluslararası iki yüzlülükle açıklanabilir sanırım…
Varşova Ayaklanma Müzesi
Ziyaret edeceğimiz ikinci müze, Varşova Ayaklanma Müzesi. 1944 yılında Polonyalıların Nazilere karşı başlattığı ayaklanmaya adanan bu müze, ayaklanmanın 60.yılında 2004 yılında açılmış. Müzede ayaklanmanın tarihçesinden ayaklanmada kullanılan silah ve teçhizata, döneme ait gazete ve bildirilerden direnişçilere ait kişisel eşyalara kadar birçok doküman ve nesne sergileniyor.

Varşova Ayaklanması, Polonyalılar açısından maalesef bekleneni vermemiş ve savaşın sonlarına doğru yaşanan bir trajediye dönüşmüş. Sovyet birliklerinin Varşova’ya yakınlaşması ile Polonya Yeraltı Direniş Örgütü’nün önderliğinde kenti Nazi yönetiminden alarak bağımsız bir Polonya devleti kurmak amacıyla başlayan ayaklanma başarısız olmuş. 63 gün boyunca süren çatışmalarda Sovyetlerden bir destek göremeyen direnişçiler Nazilere kaybetmişler. Direniş boyunca 16.000 kadar Polonyalı direnişçinin yanı sıra 200.000 civarında sivil halk hayatını kaybederken ayaklanma bastırıldıktan sonra Naziler kentin ayakta kalan kısımlarını da yıkmışlar. Kısacası Polonyalılar denemişler ama başaramamışlar…

Müzedeki en dokunaklı sergilerden biri Polonyalı direnişçilere ait pazubentlerin sergilendiği kısım. Askeri üniformaya sahip olmayan sivil direnişçiler kendilerine ait Polonya bayraklı pazubentleri ile kolektif bir ruh ve mücadele azmi geliştirmişler. Pazubentler direnişçilerin isimleri ve kendilerine verdikleri kod adlarla beraber sergileniyor…

Müzede bir salonda Varşova’nın II.Dünya Savaşı’nda uğradığı yıkımı gösteren bir film de izleyebiliyorsunuz. Şehrin o halini görmek gerçekten korkunç. Bizler için bile böyleyse Polonyalıların ne hissettiğini tahmin bile edemiyorum.
Sonuç olarak direnişe ait birçok bilgi ve belge bu müzede görülebiliyor. Ancak sonuç başarısız, hikaye dramlarla dolu olunca insan kendini çok da iyi hissedemiyor bu müzede. Biz 1 saatten fazla duramadık, belki II.Dünya Savaşı’na özel bir merakınız varsa daha fazla zaman geçirilebilir.
Kopernik Bilim Merkezi
Dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamlarından birinin, büyük astronom Kopernik’in ülkesinde olunca ismini verdiği müzeyi ziyaret etmeden olmaz diyor, soluğu Varşova’da ziyaret edeceğimiz üçüncü ve son müze olan Kopernik Bilim Merkezi‘nde alıyoruz.

Özellikle çocuklar için olduka ilginç ve öğretici 450 civarında standın bulunduğu bilim merkezinin girişinde dünyanın dönüşünü simgeleyen devasa bir Foucault Sarkacı bulunuyor. Müzedeki en dikkat çekici kısımlardan bir diğeri “Future is Today (Gelecek Bugün)” alanındaki robot Ameca. Yapay zekaya sahip insansı robot Ameca, ziyaretçilerle sohbet ediyor, sohbete uygun şekilde jest ve mimiklerde bulunuyor.

“On the Move (Hareket Halinde)” kısmında dalgalar, optik ışınlar, ses dalgaları, akışkanlar mekaniği prensiplerini anlatan ve keşfettiren birçok deney yapılabiliyor. “The High Voltage Theatre (Yüksek Gerilim Tiyatrosu)” ise adına uygun şekilde jeneratör ve bobinler eşliğinde cam bir kafesin içinde gerçek şimşek ve elektrik gösterileri sunuyor. Adını Kopernik’ten alan bir bilim müzesinde planetaryum elbette olmazsa olmazdı. Kopernik’in Gökyüzü Gezegenevi’de canlı anlatımla yıldızları ve gezegenleri izleme şansına sahip oluyorsunuz….

Bilim Merkezi’ne gelmişken hemen yakınındaki Deniz Kızı Anıtı da görülebilir. Kentin simgelerinden olan bu anıt 1939 yılında açılmış ve şehrin efsanevi koruyucusu Varşova Deniz Kızı’nı tasvir ediyor.
Hala Koszyki
Varşova’daki son durağımız modern bir şehir çarşısı olan Hala Koszyki. Aslında 1906-1909 yıllarında inşa edilen Hala Koszyki, şehrin en eski 3.pazar yeriymiş. Modern haline getirilmek için yıkılan bina 2009-2016 yıllarında restore edilerek yeniden inşa edilmiş.

Günümüzde Hala Koszyki’de dünya mutfağından çeşitli restorantlar, kafeler ve barların yanı sıra hediyelik eşyacılar, butik dükkanlar ve marketler bulunuyor. Avrupa’da birçok modern markette olduğu gibi geniş ana holü ortak oturma alanı olarak kullanılıyor ve farklı mekanlardan sipariş verip bu kısımda oturabiliyorsunuz.

Hala Koszyki’de dönemine göre çeşitli sanat atölyeleri, sergiler, galeriler, konserler de düzenlenebiliyormuş. Takvime göre araştırma yapıp böyle bir etkinliğe denk getirebilirsiniz.
Bir akşam yemeğini burada yemeyi düşünebilirsiniz. Amerikan tipi burgercılardan İtalyan restorantlarına, suşicilerden Portekiz mutfağına kadar birçok seçenek burada mevcut.

Gezi Tarihi: Ekim 2025
Kitap Önerisi: Kadim Zamanlar ve Diğer Vakitler – Olga Tokarczuk






























































































Son yorumlar