Dubrovnik

Hırvatistan’ın Adriyatik kıyısındaki şehri Dubrovnik, ülkenin en bilinen ve ziyaret edilen kenti. UNESCO dünya miras listesinde yer alan eski kent merkezi ve çevresinde yer alan plajların cazibesi üzerine, son dönemin dünyadaki en çok izlenen dizilerinden Game of Thrones’un çekimlerine ev sahipliği yapmasıyla ününü katlayan Dubrovnik, aslında Orta Çağ’da kurulan ve yüzyıllarca cumhuriyetle yönetilmiş çok önemli bir şehir devleti: Ragusa… Bu kadim kenti ziyaret için Adriyatik kıyılarındayız…

Dubrovnik heyecan vermeye uçak inişe geçer geçmez başlıyor. Dubrovnik Havaalanı denize paralel uzanan sarp dağların arasında. Öyle ki pist bu alanda bulunan tek boşluğa yapılmış gibi. Uçak dağların arasında süzülerek piste yaklaşırken bünyelerdeki adrenalin seviyesi de giderek artıyor 🙂

Havaalanından şehre ulaşmak için en iyi seçenek eski kenti çevreleyen surlara kadar giden otobüse binmek. Belirli aralıklarla kalkan otobüsle kente varış 30 dakika civarı sürüyor. Adriyatik kıyılarının güzel manzarası eşliğinde süren bu yolculuk Dubrovnik’i tepeden gördüğünüz ilk anda doruk noktasına ulaşıyor…

Dubrovnik’te eski kent merkezinde bir otelde kalmak kesinlikle en makbülü. Biz de kent merkezindeki Saraca Palace by DuHomes‘ta kaldık. Sarace Palace’ın tarihi dokusundan bir şey eksiltilmeden dekore edilmiş odası konum, ambians ve olanaklar bakımından gayet başarılıydı.

Dubrovnik’te gezmeye başlamadan önce “pass all” kart almayı düşünebilirsiniz. Bu kart yüzyıllarca sapasağlam kalmış surların üzerine çıkmayı, eski şehir dışına seyahet etmek için toplu taşımayı ve tüm müzelere girmeyi sağlıyor. Kartın fiyatı çok da ucuza gelmediğinden bu kartı alıp almamaya kalacağınız gün sayısına göre karar vermek mantıklı olacaktır. Bununla beraber eski şehirdeki 8 tane müzeye giriş sağlayacağınız “museum pass” almak kesinlikle avantajlı, tavsiye edilir.

Dubrovnik’i anlatmaya başlamadan Ragusa’nın hikayesine değinmeden geçmeyelim. Şehrin tarihi merkezindeki birçok yapı, bir zamanların en güçlü şehir devletlerinden olan Ragusa döneminden kalma. 1358 yılında Ragusa ismini alan kent devleti, 1808 yılında Napolyon’un orduları şehre girinceye kadar bu ismi korumuş. En parlak döneminde Venedik’le aşık atan Ragusa Cumhuriyeti, asırlar boyu ayakta kalsa da aslında uzun dönemler tam bağımsız olmamış. Örneğin 15.yüzyılın ortalarından 1684 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalmış. Ancak ödediği vergiler ve yıllık haraçla belirli bir imtiyaza da hep sahip olmuş. Çağının ötesinde bir anlayışla, cumhuriyetle yönetilmesi Ragusa’nın dolayısıyla Dubrovnik’in en büyük kültürel miraslarından biri.

Dubrovnik son yıllarda fenomen dizi Game of Thrones ile beraber daha da bir ün kazansa da, kent Game of Thrones’dan çok önce Star Wars ile ekranlarla buluşmuş. Stradun, Aziz Vlas Kilisesi, Orlando Sütunu gibi mekanlar filmlerin çekimlerinde kullanılmış. Ancak Game of Thrones’ta Dubrovnik daha bir başrolde gibi. Westeros’un başkenti “King’s Landing” olarak hemen hemen her bölümde hafızalardan çıkmayan birçok sahneye ev sahipliği yapan Dubrovnik’te gezerken diziye gidip geliyor insan…

Dubrovnik – Old Town

Çok iyi korunmuş surlar ve kalelerle çevrili eski şehrin kalbinde Luza Meydanı yer alıyor. Şehrin en önemli iki tarihi caddesi Luza ve Stradun’un birleşim noktası olan meydan, uçtan uca kentin en önemli yapılarının da konuçlandığı yer. Bunlardan ilki Çan Kulesi (Gradski Zvonik), 1444’e dek uzanan geçmişiyle kentin en eski yapılarından biri. Yaklaşık 30 metrelik kulede her saat başı bir ritüel gerçekleşiyor; Maro ve Baro adı verilen iki küçük adam heykeli, kulenin içinden çıkarak çana vuruyor.

Dubrovnik Eski Şehrin Kalbi – Luza Meydanı

Çan Kulesi’nin biraz ilerisinde etkileyici bir mimariye sahip Rektörlük Sarayı kent tarihini, özellikle de Ragusa Cumhuriyeti’ni derinden anlamak için en ideal yer. Günümüzde bir müze olan bu yapı, 14.yüzyıldan 19.yüzyılın başına kadar Ragusa Cumhuriyeti Rektörü’ne ev sahipliği yapmış. Ferah bir iç avluya sahip saray 3 kattan oluşuyor. Sarayın zemin katında zindanlar, üst katlarında duruşma odaları, kabul salonları ve özel odalar yer alıyor. İkinci kata çıkılan merdivenlerin trabzalarını kavrayan “el”, orjinal bir tasarım detayı olarak dikkat çekiyor. Rektörlük Sarayı, “museum pass” ile girilebilen 8 müzeden biri.

Kentin en büyük dini mabetlerden biri olan Meryem’in Göğe Yükselişi Katedrali (Cathedral of the Assumption of the Virgin Mary) Rektörlük Sarayı’nın yanında yer alıyor. Günümüzdeki yapı depremde yıkılan orjinal katedral yerine 18.yüzyılda inşa edilmiş. Katedral içindeki şapelde Bizans imparatorluk tacının altın bir kopyası da dahil olmak üzere kentin tarihi hazineleri bulunuyor.

Rektörlük Sarayı Avlusu

Luza Meydanı’ndaki yapılardan devam. Çan Kulesi’nin hemen çaprazındaki Sponza Sarayı, sade ama şık mimarisiyle dikkat çekiyor. İlk bakışta adını soylu bir aileden almış galiba diye düşündürten sarayın hikayesi tamamen farklı. Yağmur sularını toplayan saraya Latince “spongia” yani “sünger” adı verilmiş 🙂 Saray olarak anılsa da, Sponza hep bir kamu binası olarak kullanılmış. Gümrük ofisi, darphane, banka, hazine, cephanelik gibi kurumlara ev sahipliği yapan Sponza Sarayı, günümüzde şehir arşiv müzesi olarak kullanılıyor. İnanmak güç ama arşivde yer alan el yazmaları ve belgelerin bir kısmı 1000 yıl öncesine ait…

Aziz Vlas (Saint Blaise) Kilisesi merdivenlerinde bir gelin

Sarayın karşısındaki Aziz Vlas (Saint Blaise) Kilisesi, şehrin koruyucu azizine adanmış. Dubrovnik için Aziz Vlas’ın yeri bir başka. Bu kilise dışında şehrin birçok yerinde, surlarda, kapılarda azize ait heykeller ve figürleri görebiliyorsunuz. Mimarisi Venedik’teki San Maurizio Kilisesi’nden esinlenerek tasarlanan kilisenin yapımı 1715’te tamamlanmış. Kilisenin hemen önündeki Orlando Sütunu, Dubrovnik’in bir diğer simgesi. 1418 yılında dikilen heykel adını Frank şövalyesi Roland’tan almış. Hristiyanlığa bağlılığın bir simgesi olarak görülen bu sütun, zamanında Kutsal Roma İmparatorluğu’nun birçok farklı şehrine de dikilmiş. Ragusa Cumhuriyeti döneminde sütun üzerine yerleştirilen bir kürsüden önemli duyurular yapılıyor, suçlulara cezaları veriliyormuş. Dubrovnik’teyken Aziz Vlas Kilisesi ve Orlando Sütunu’na birçok kez uğrayacak, her defasında da çevrelerinde bir canlılık, farklı bir enstantane göreceksiniz. Bazen bir konser, bazen bir düğün alayı, bazen de küçük bir sokak gösterisi sizi karşılayacak.

Stradun

Kentin en özel caddesi Stradun üzerinde bir kez yürüdükten sonra en az bir kez daha yürümek istiyorsunuz. Stradun sabahın erken saatlerinde boşken ayrı, akşam ışıklarıyla ve canlılığıyla ayrı bir güzel. Caddenin parlak mermerden yapılmış zemininin sağlı sollu binalarla uyumlu rengi insanı mest ediyor. Eskiden bu caddede aslında Sponza Sarayı gibi birçok rönesans sarayı bulunuyormuş. Yaşanan bir deprem sonrası bu saraylar yıkılınca yerlerine barok tarzı bir örnek yapılar inşa edilmiş.

Stradun’un bir diğer özelliği de döneminin bir mühendislik harikası olan su şebekesi üzerine kurulmuş olması. 15.yüzyılda bir Napolili mühendis olan Onofrio della Cava, şehre 12 km uzaklıktan su getiren bir sistem tasarlamış. Günümüzde de aktif olan bu şebeke caddenin altında yer alıyor. Bu şebekeden toplanan sularsa Pile Kapısı girişinin hemen önündeki zarif Büyük Onofrio Çeşmesi‘nden akıyor. Sular çeşme üzerinde yer alan birbirinden tamamen farklı 16 figürden fışkırıyor. Şehrin en önemli buluşma mekanlarından biri olan bu çeşmeyi görmeden geçmeyin. Yeri gelmişken; Dubrovnik’te gezerken yanınızda bir su şişesi taşımanızda fayda var. Susadığınızda şehrin farklı noktalarında yer alan çeşmelerden su doldurup içebilirsiniz.

Fransisken Manastırı ve Kurtarıcı İsa Kilisesi

Çeşmenin hemen karşısında, caddenin Pile Kapısı‘na açılan ucunda yan yana iki tarihi mabet yer alıyor. Bunlardan ilki Fransisken Manastırı, tıpkı caddenin diğer ucundaki Ploce Kapısı‘nın yanındaki Dominiken Manastırı gibi şehir kapılarını korumak amacıyla inşa edilmiş. Bu iki, tabiri caizse “Hristiyanlık tarikatı”, birbirinden nasıl ayrılıyor, bunların farkı nedir bilmemekle beraber bu iki yapının kentin en büyük iki manastırı olduğunu belirtelim.

Fransisken Manastırı’nın hemen bitişiğindeki Kurtarıcı İsa Kilisesi, inanışa göre anne sütü karıştırılan harçla inşa edilmiş. Manastırla kilise arasındaki ince yoldan ilerleyince 1317 yılından beri hizmet veren tarihi eczaneye gidiliyor. Bu aynı zamanda Avrupa’nın en eski 3.eczanesi (ilki Tallinn’de). Eczanenin olduğu yer günümüzde manastır müzesine çevrilmiş. Burada keşişlerin tarih boyunca tedavi için kullandıkları malzemeleri ve yöntemleri görebileceğiniz gibi manastırdan taşınan yüzlerce yıllık kaselere, kitaplara ve çeşitli dini objelere göz atabilirsiniz. Meraklıları için ilginç bir deneyim olabilir.

Puca Sokağı

Stradun’una paralel uzanan Puca, onun küçük bir replikası gibi. Her daim canlı ve kalabalık olan bu sokak üzerindeki kafe ve restorantlarda vakit geçirebilir, dükkanlarından alışveriş yapabilirsiniz. Puca’yı dik kesen tüm sokaklara ayrı ayrı girip çıkmalı, kendinizi sokakların akışına bırakmalısınız…

Hırvatlar çoğunlukla, Güney Slavları’ndan farklı olarak, katolikler. Sırplarla olan anlaşmazlıklarından biri de bu olsa gerek. Kentte yer alan tek Ortodoks kilisesi de Puca’da yer alıyor. Diğer tüm dini mabetlerden çok daha yeni olan Pravoslavna Crkva Sv Blagovestenja (Kutsal Müjde Ortodoks Kilisesi) bu sokakta görülebilir.

Pazar (Gundulic) Meydanı

Puca’nın bir ucunun açıldığı Pazar (Gundulic) Meydanı, şehrin en hareketli noktalarından biri. Meydanın ortasında gün boyu taze meyve-sebze satan tezgahlar arasında dolaşanlara, meydanı çevreleyen mekanlarda oturanların tantanası karışıyor. Üzerine meydanın müdavimi olmuş güvercinlerin curnatası…

Meydana adını veren Gundulic, kentin geçmişten günümüze en ünlü yazarı. En bilinen eseri ise Osmanlılara ve dönemin padişahı II.Osman’a karşı kazanılan zaferi anlatan “Osman”. Balkanlar’da ucu bizim tarihimize dokunan bir şey elbet bulunuyor, çok da şaşırtmıyor.

Ünlü “Walk of Shame” Merdivenleri

Meydanın arkası ikonik “İspanyol Merdivenleri“ne açılıyor. Bu merdivenler Game of Thrones izleyicileri için ayrıca önemli; öyle ki Cersei’nin dillere destan “shame of walk” yürüyüşünün gerçekleştiği yer. Söylentiye göre dizi yapımcıları bu sahneleri çekerken burada oturanlara üç gün pencerelerini açmamaları karşılığında daire başı 100 Euro ödeme yapmış.

Merdivenlerin sonu iki tarihi yapıya ev sahipliği yapan küçük bir meydana açılıyor. Aziz Ignatius Kilisesi ile Cizvit Kilisesi ve Manastırı görülmeye değer yapılar. Cizvit okulunun önemli mezunlarından biri olan matematikçi ve gökbilimci Rudor Boskovic, meydana da ismini vermiş.

Pile Kapısı ve Köprü

Dubrovnik’in eski kent merkezine surlar üzerinde yer alan tarihi kapılardan giriliyor. Bunlardan en güzeli Pile Kapısı, şehrin batı kısmında yer alıyor. Eski zamanlarda sularla çevrili kent merkezine bağlanan köprü açılır-kapanır şekildeymiş. Kapının üzerinde ve içteki surlarda, kentte birçok yerde olduğu gibi, Aziz Vlas’a ait heykel ve kapartmalar bulunuyor. Pile Kapısı’nın kuzey ve güneyinde eski kent surlarının en yüksek kale burçları yükseliyor aynı zamanda. Güneyde yer alan Bokar‘ı ve kuzeyde surların en yüksek kulesi olan Minceta’yı gözden kaçırma ihtimaliniz yok. Ama asıl güzellik Bokar’ın karşısında yer alıyor…

Dubrovnik Kent Surları

Lovrijenac Kalesi kesinlikle Dubrovnik surları üzerinde yükselen kuleleri geride bırakan bir ihtişama sahip. Günümüzden neredeyse 1000 yıl önce, Venedikliler’in Ragusa’ya hükmetmek için kale kurmayı hedeflediği yere Ragusalılar onlardan önce davranıp, Lovrijenac’ı üç ay gibi çok kısa bir sürede inşa etmiş. 37 metre yüksekliğindeki görkemli kale, şu an bir kültür merkezi ve tiyatro olarak kullanılıyor. Ve tabii bahsetmeden geçmek olmaz; burası Game of Thrones’daki sahnelerde sıklıkla kullanılan mekanlardan biri. King’s Landing’deki Kızıl Kale tam da burası.

Lovrijenac Kalesi

Eski şehre surların içine tekrar dönüp Stradun’un kuzeyinden devam edelim. Stradun’a paralel uzanan Prijeko şehrin en hareketli sokaklarından bir diğeri. Sıra sıra restorantlar ve dükkanların uzandığı bu sokağın tadını çıkarmak için mekanlardan birini keşfetmeyi düşünebilirsiniz. Ancak bu sokağın büyüsüne kapılıp Prijeko’yu dik kesen merdivenlerden tırmanmayı kesinlikle atlamayın. Bu daracık merdivenler; eski Dubrovnik evlerinin gizli güzelliklerini ve karşıda Dubrovnik’in güney yakasına ait harika manzalarını sizin için saklıyor…

Eski şehrin kuzey merdivenleri…

Şehrin kuzeyinde eski kente giriş kapılarından biri olan Buza Kapısı bulunuyor. Bu kapının hemen arkasında da teleferik istasyonu yer alıyor. Dubrovnik ve güzelim Adriyatik’i daha yukarıdan seyretmek isterseniz teleferik deneyimini düşünebilirsiniz.

Buza’nın doğusundaki Ploce Kapısı en az Pile Kapısı kadar hareketli. Benzer şekilde taş köprüler üzerinde eski şehre girilen bu kapı üzerinde de Aziz Vlas’a ait bir heykel göreceksiniz. Ploce, Pile ve Buza Kapıları’nda yer alan başka bir detay daha dikkatinizi çekecektir: her üç kapı girişine konulmuş haritalarda 1991-1992 yıllarında Yugoslavya iç savaşında şehre atılan bombaların hedefleri ve oluşan zarar gözler önüne seriliyor…

Surlardan Liman

Ploce Kapısı’na giden köprü üzerinden limanın etkileyici manzarası görülebiliyor. Bu manzarayı izlemek için gündüz ve gece ayrı ayrı köprüye uğramakta fayda var. Kapının hemen dış kısmındaki konumuyla Revelin Kalesi Dubrovnik’in en güzel yapılarından biri. Revelin, şehir surlarının dışına yapılmış ve zamanında şehrin idare merkezi ve hazine binası olarak kullanılmış. Kalenin terasında yer alan Revelin Bistro & Club soluklanmak ve liman manzarasını uzun uzun izlemek için biçilmiş kaftan.

Ploce Kapısı’ndan Dominikan Manastırı’na doğru geçerken etkileyici bir tarihi atmosferle buluşuyorsunuz. Büyük bir yapı olan manastırın çevresi eski kiliselerle çepeçevre kuşatılmış. Kentin en eski kiliselerinden bazılarının bulunduğu bu bölgede, girişindeki heykellerle dikkat çeken Aziz Luka Şapeli, Fransız işgali sonrası hapishane ve daha sonra mobilya fabrikası olarak kullanılan St. Sebastian Kilisesi ve kentin en eskilerinden olan St. Nicholas Kilisesi bunlardan en önemlileri.

Limandan Kale & Surlar

Kentin tarihi limanına iki ayrı kapıdan geçilebiliyor: Rektörlük Sarayı’nın hemen yanındaki Balık Pazarı Kapısı ve Gümrük Binası’na açılan Liman Kapısı. Her daim hareketli olan liman ve limanı çevreleyen surlar detaylı bir ziyareti kesinlikle hak ediyor. Dubrovnik’in en güzel kalelerinden biri olan St.John Kalesi‘nin yanından yürüyüp arkasına dolandığınızda Lokrum Adası başta olmak üzere Adriyatik kıyılarının etkileyici manzaralarının tadına doyabilirsiniz. Tercih ederseniz, Antalya-Kaş misali, kayalık plajlarda yüzme deneyimi de yaşayabilirsiniz.

Denizcilik (Pomorski) Müzesi

St.John Kalesi’nin dış cephesini yakından gördükten sonra müze olarak faaliyette olan iç mekanı da görmekte fayda var. “Museum Pass” ile ziyaret edilebilen 8 müzeden biri olan Denizcilik Müzesi, Ragusa döneminden günümüze Dubrovnik’in askeri ve ticari denizcilik geçmişini detaylı olarak anlamayı sağlıyor.

Şehir surları üzerine çıkıp bütün şehri surlar üzerinden dolaşmak apayrı bir deneyim ancak Denizcilik Müzesi’nin girişi surlar üzerinde ve bu hissiyatı bir nebze burada da alabiliyorsunuz. Buna benzer bir durum Rektörlük Sarayı’nın bitişiğindeki Gallery Dulčić Masle Pulitika‘da da mevcut. Balkonuna çıkıp surlar üzerinde kısa bir gezinti yapabiliyorsunuz.

Dubrovnik Doğa Tarih Müzesi

Müzelerden devam… Dubrovnik Doğa Tarih Müzesi, elbette bir Viyana, Londra veya New York’taki doğa tarih müzeleri ile kıyaslanmaz. Yine de Adriyatik kıyıları ve bölge coğrafyasındaki doğal yaşamı ve tarihini keşfetmek için butik, güzel bir müze. Etnografya Müzesi, şehrin ve bölgenin geleneklerini, yaşam kültürünü ve mirasını anlatan 6000’den fazla eşya ile nesne barındırıyor. Dokusu iyi korunmuş Marin Držić Evi‘nde (House of Marin Držić) 16.yüzyılda yaşamış, Ragusa tarihinin en önemli oyun yazarının hayatı ve eserleri hakkında bilgi ediniyorsunuz. Tüm bu müzeleri museum pass ile ziyaret edebilirsiniz.

Yukarıdan Dubrovnik

Dubrovnik’e yaz aylarında gitmeyi planlarsanız, kaçırılmayacak bir kültür olayına da dahil olabilirsiniz. 1950’den bu yana 10 Temmuz ile 25 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen Dubrovnik Kültür Festivali‘nde klasik müzik konserleri, opera performansları, tiyatro ve dans gösterileri takip edilebilir. Oldukça zengin olan festival programında, dünya klasikleri ve çağdaş eserlerin yanı sıra ünlü Hırvat sanatçılara ait eserlere de önemli bir yer ayrılıyor. Programı yakından bilmeseniz, takip etmeseniz bile şehri gezerken Sponza’da, Rektörlük Sarayı’nda, Stradun’da yada Aziz Vlas Kilise’nin önünde, kısacası kentin sembol mekanlarının yakınlarında bir performansa mutlaka denk geleceksiniz. Böylesi sürprizler de güzel oluyor, kendiliğinden ortamın akışına bırakıyorsunuz kendinizi…

Yaz Festivali’nden

Gelelim yemeklere ve mutfak kültürüne. Dubrovnik çok zengin bir restorant ve mekan çeşitliliğine sahip. İtalya başta olmak üzere Akdeniz mutfağı, Balkan lezzetleri, Avrupa esintileri gibi birçok farklı lezzeti bulmak mümkün. Kısacası burada aç kalmak mümkün değil 🙂

Ama bazı mekanlar var ki lezzetli yemekleri ile olduğu kadar, konumu ve ambiansı ile de deneyimlemeden geçilmeyecek yerler. Öğün sırasıyla ilerlemek gerekirse, sabah saatlerinde göreceli olarak sakin olan Pazar (Gundulic) Meydanı’ndaki Arka Restorant‘ta İspanyol merdivenlerini izlerken omlet-kahve keyfi yapabilirsiniz.

Boşnak mutfağının en güzel örneklerini bulabileceğiniz Michelin yıldızlı Taj Mahal‘e öğlen veya daha güzeli akşam yemeği için mutlaka uğrayın. Köfte, börek, sarma gibi yemeklerle kendinizi evinizde hissedeceğiniz Taj Mahal’de lezzetli olmayan bir yemek yemedik. Puca’ya paralel bir ara sokakta bulunan restorantın atmosferi ve hizmet kalitesi de olduça başarılı. Taj Mahal’e gitmeden, mümkünse birkaç gün önceden, rezervasyon yaptırmanızda fayda var. Aksi halde yer bulmanız büyük bir şansa kalacaktır.

Her öğüne uygun bir menüye sahip Dubravka 1836, adından da anlaşılacağı üzere 1836 yılında kurulmuş ve kentin en eski kafe-restorantlarınan biri. Lezzetli yemekleri kadar manzarasıyla da öne çıkan kafenin terasında yemek yerken Lovrijenac, Bokar ve Minceta kalelerinin harika manzaları da size eşlik ediyor. Dubravka 1836 da Taj Mahal gibi önden rezervasyon gerektiriyor, ihmal etmeyin.

Yemek için son bir öneri de Prijeko sokağından gelsin. Barba, deniz ürünleriyle yapılan hamburgerler bulabileceğiniz orjinal bir mekan. Farklı lezzetler denemeyi sevenler için ideal bir seçim olabilir.

Son olarak yaz sıcağında nefes aldıracak bir lezzet tavsiyesi. Domenikan Manastırı’nın hemen altında küçük bir dükkan olan Peppino’s, İtalyan dondurmasının farklı aromalarını bulabileceğiniz bir yer, fakat her daim önünde sıra oluşuyor. Dondurma düşkünleri için güzel haberse, Peppino’s Puca Sokağı’nda ikinci bir şubeye sahip.

Lokrum

Dubrovnik çevresinde eski kent merkezi dışında da gezilecek, görülecek çok yer var. Bunların başında eski kentin hemen karşısındaki Lokrum Adası geliyor. Lokrum’a limandan kalkan feribotlarla geçiliyor. Biletler limanın girişindeki bir ofisten veya online olarak alınabiliyor. Lokrum’a gidiş aşağıda bahsedeceğim adalar turuna kıyasla pahalı gelebilir. Yine de ada buna değecek bir potansiyele sahip. Bir tam gün bile ayrılabilecek Lokrum’a en azından birkaç saatinizi ayırmanız uygun olacaktır.

St.Mary Benedikten Manastırı

Lokrum’da ayakta olan en önemli ve büyük yapı St.Mary Benedikten Manastırı, adayı gezmeye başlamak için en ideal yer. Benedikten rahipler 1000 yıl önce bu manastırı inşa etmiş, 15.yüzyılda adadan ayrılmak durumunda kalsalar da, daha sonra adada varlıklarını bir şekilde sürdürmüşler. Ta ki 19.yüzyılın başlarına kadar… Son Benedikten rahip adadan 1808 yılında ayrılmış. Günümüzde manastırın bir kısmı müzeye çevrilirken, bir bölüm de resrorant olarak hizmet vermekte.

Lokrum’a ait başka bir tarihi rivayet ise şöyle; İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard Haçlı seferlerinden dönerken Adriyatik’te bir gemi kazası geçiriyor ve kaza sonrası Lokrum’da kıyıya çıkıyor. Kazadan sağ salim kurtulunca adada bir şapel inşa ettiriyor. Ancak günümüzde bu şapelin nerede olduğu, adada mı yoksa ana karada mı olduğu tam olarak bilinmiyor.

Lokrum’da “Game of Thrones”un Demir Tahtı

Manastırı son dönemde daha da turistik hale getiren en önemli unsursa Game of Thrones’un ikonik demir tahtının yapının içinde sergileniyor olması. Tahta oturmak ve fotoğraf çektirmek için sıralar oluşsa da Lokrum’a gelmişken görmeden, hatta tahta oturmadan geçip gitmeyin 🙂

Manastır kompleksi bir dönem Avusturya Arşidükü Maximilian’ın yazlık evine de ev sahipliği yapmış. Bu yazlık ev günümüze kadar ulaşmasa da yan kısımda yer alan Botanik Bahçesi o dönemden kalma. Egzotik bitki ve çiçeklerin yer aldığı bahçe görülmeye değer.

Lokrum’un Kayalıkları

Adanın güney, güney-batı kıyıları coğrafi olarak oldukça ilginç kayalık oluşumlara sahip. Dalgaların ulaşabildiği kısımlarda deniz sularından küçük göletlerin oluştuğu alanlar, mağaralar, kayalıktan köprüler arasında hafif maceralı bir yürüyüş yapmak oldukça keyifli oluyor. Dileyenler burada denize girebilir, buna uygun kısımlar da var.

Lokrum Adası’nın Ölü Denizi

Kayalıklarla manastır arasında kalan kısımda Lokrum’un gizli sürprizi bulunuyor. Küçük bir gölet olan Mrtvo More (Ölü Deniz), büyüleyici bir manzaraya sahip. Çoğunlukla çocuklu ailelerin yüzmeyi tercih ettiği gölet, yaz sıcağında soluklanıp serinlemek için ideal bir durak olabilir. Özellikle de adanın en tepesine gitmek istiyorsanız. Çünkü bu terletici bir deneyim olacak kuşkunuz olmasın.

Lokrum – Path of Paradise

Adanın en tepe noktasında Napolyon’un Fransız ordularının Hırvatistan’ı işgal ettiği dönemde yaptırdığı Fort Royal bulunuyor. Bu kaleye giden patika “Path of Paradise” olarak adlandırılsa da bir yerden sonra öyle dikleşiyor ki sıcakla beraber yolda yürümek bir tür işkenceye dönüyor 🙂 Çektiğiniz azabı unutturansa yükseldikçe dönüp arkaya baktığınızda gördüğünüz manzara oluyor. Tepede kaleye ulaştığınızda manzara da doruk noktasına ulaşıyor.

Banje Plajı

Dubrovnik’te eski kenti çevreleyen kalenin çevresindeki kayalıklar denize girmek için tek seçenek değil. Şehrin biraz dışında, yürüyerek rahatlıkla ulaşılabilecek Banje Plajı çok da güzel bir alternatif. Şehrin kendisi değilse de denize girme pratiği gerçekten Kaş’ı andırıyor. Kayalıklar Küçük Çakıl ise Banje’nin de Büyük Çakıl olduğu söylenebilir 🙂

Banje Plajı

Banje Plajı’nda özel bir işletmeye ait tesisleri tercih ederseniz şezlong, şemsiye, yeme-içme açısından rahat edersiniz. Tabi bu konfor için kesenin ağzını bir miktar açmanız gerekiyor. Eğer plajda fazla vakit geçirmeyi düşünmüyorsanız, denize tabiri caizse bir arkadaşa bakıp çıkacağım tadında girecekseniz, yan taraftaki halk plajı daha uygun olabilir. Ancak plaj küçük, talep çok fazla olduğu için kalabalıktan bunalmamak için sabah erken saatleri tercih etmekte fayda var. Aksi halde havlunuzu serecek yer bulmak bile epey güç olacaktır. Kalabalıktan bunalsanız da suya girdiğinizde Banje’nin gerçekten güzel bir plaj olduğunu fark edeceksiniz, kesinlikle denemeye değer.

Banje Plajı’nın Kalabalığı

Gruz

Dubrovnik’e gelmişken denizin, plajların tadını daha fazla çıkarmak istiyorsanız (ki kesinlikle istemelisiniz:) Dalmaçya kıyılarındaki adaları görmeden gitmek olmaz. Görülebilecek birçok ada seçeneği arasından en kolay yapılanı ve dolayısıyla da en tercih edileni Elaphite Adaları’na yapılacak tur. Bunun için Dubrovnik’in hemen yakınındaki liman şehri Gruz‘a geçmek gerekiyor. Bu tura ait biletleri Dubrovnik limanındaki standlardan alabiliyorsunuz. Fiyatı duyunca hemen tamam demeyin, pazarlık şansınızı kullanın. Tura çıkacağanız gün Gruz’a otobüsle de geçilebilir ama turlar erken saatlerde başladığı için saat konusunda risk almamak en güzeli. Über veya taksi kullanmakta fayda var.

Gruz Limanı’ndan Petar Sorkocevic Yazlık Evi

Gruz’da limana dizilen yatlar, gemiler hatta büyük cruise gemilerini göreceksiniz. Karşı kıyıda kentin tarihi yapılarından biri olan Petar Sorkocevic Yazlık Evi dikkatinizi çekecektir. Limanın olduğu tarafta, yolun hemen karşısında ise kent pazarı kuruluyor. Pazar turun kalkış saatinde açık olmayabilir ama dönüşte uğramayı düşünebilirsiniz.

Elaphite Adaları

Elaphite Adaları birbirine çok yakın konumdaki 3 ayrı adadan oluşuyor. Dubrovnik’in kuzey batısında kalan bu adalar, şehre yakınlığına göre sırasıyla Kolocep, Lopud ve Sipan Adaları’ndan oluşuyor. Turlar bu adalara yakınlık sırasıyla gidebildiği gibi farklı sıralarla da uğrayabiliyorlar. Bizim turumuz Kolocep-Sipan-Lopud şeklinde gerçekleşti.

Dr. Franjo Tudman Köprüsü

Limandan ayrılır ayrılmaz kıyıda etkileyici bir köprü göreceksiniz. Aslen tasarımı 1989 yılında tamamlanan, ancak yapımına Yugoslavya İç Savaşı nedeniyle ara verilen bu köprü Hırvatistan’ın ilk cumhurbaşkanı Dr.Franjo Tudman’ın adını taşıyor. Dr.Franjo Tudman ya da diğer adıyla Dubrovnik Köprüsü‘nün yapımı tekrar 1998 yılında başlamış ve köprü 2002 yılında resmen açılmış.

Elaphite Adaları’na doğru mavi yolculuk

Elaphite Adaları’na doğru giderken Dalmaçya Kıyıları’nın ve adaların eşsiz manzaraları size eşlik edecek. Bir Akdeniz veya Ege kıyıları kadar değil belki ama Adriyatik üzerindeki bu güzel mavi yolculuğun sonuna kadar tadını çıkarın…

Kolocep Adası

Elaphite Adaları’ndan Dubrovnik’e en yakın olanı Kolocep. Diğer iki adaya kıyasla daha küçük olan Kolocep’in limanı, adanın kuzey batısında yer alıyor. İskelenin hemen yanında yer alan Donje Jelo kasabasına ait plaj küçük ama tertemiz. Zaten ada da oldukça küçük, kısa bir sahil şeridi var. Plajda sizinle beraber yine ada turu yapan turistler dışında pek kimse olmayacak.

Kolocep Adası

Adanın diğer taraflarına yürümek, adayı keşfetmek istiyor insan. Ama buna pek zaman yok, neyseki diğer adalarda bu tür keşifleri yapacak fırsatlar olacak.

Lopud Adası

Ortadaki ada Lopud Adası için, hem doğası ve hem tarihi yapılarıyla Elaphite’in en öne çıkan adası demek yanlış olmaz. Henüz adaya yaklaşırken bir kale gibi yükselen St. Mary of Mercy Kilisesi ihtişamıyla göz alıyor.

Lopud Adası – St. Mary of Mercy Kilisesi

İskelenin olduğu taraftada da küçük plajlar var ama adanın en güzel plajı Sunj, Lopud’un arka tarafında yer alıyor. Sunj’a yürümek 30 dakika kadar sürüyor. Sıcak havada böyle bir yürüyüşü tercih etmezseniz, fayton tarzı küçük arabalarla da plaja geçilebiliyor. Yol biraz meşakatli, hatta ilk başlarda çıkılan yokuş can yakıyor ancak yemyeşil bir doğanın içinden plaja giden patika tüm yorgunluğunuzu alacak…

Plaja giden patika

Sunj Plajı gerçekten enfes bir plaj. Yemyeşil bir ormanın içine gizlenmiş bu koy, pırıl pırıl bir denize ve yumuşacık bir kumsala sahip. İnsanın plajdan ayrılası gelmiyor, dilerseniz adada tüm zamanınızı Sunj’da geçirebilirsiniz. Ama Lopud’da görülecekler bununla sınırlı değil.

Sunj Plajı

Sunj’dan liman tarafına döndüğünüzde, uzun palmiyelerin hemen yanında yer alan bir diğer tarihi yapı Dominikan Manastırı‘nı göreceksiniz. Biraz yıpranmış olsa da manastır halen ayakta. Manastırın ilerisinde betonarme yapı Grand Hotel’in de dikkatinizden kaçması pek mümkün değil. 1937 yılında yapılan bu otel adanın doğal silüetine pek de yakışmıyor.

Sahildeki küçük bir kapıdan girilen Djordjic Mayneri Parkı, yaz güneşinden kurtulup nefes almak için oldukça ideal. Parkta gölge altında güneşten korunurken iyi düzenlenmiş bahçeler, farklı tür bitkiler ve kadim ağaçlar görülebilir.

Djordjic Mayneri Parkı

Lopud tarih boyunca Ragusa zenginlerinin yazlarını geçirmek için tercih ettiği bir ada olmuş. Bu nedenle adada 30 civarı tarihi kilise, eski dönemden kalma tarihi villalar (yada en azından bunların kalıntıları) bulunuyor. Zamanınız varsa adayı biraz daha arşınlayıp bunlardan bazılarını görebilirsiniz.

Sipan Adası

Son Elaphite Adası Sipan, Gruz’dan tekneyle yaklaşık 1 saat uzaklıkta. 3 adanın en büyüğü olan Sipan’ın liman yerleşimi Sipanska Luka, adanın kuzeyinde bulunduğundan mesafe biraz daha uzuyor. Bolca zeytinlik, üzüm bağı ve ekili alan bulunan Sipan, diğer adalara kıyasla daha kırsal bir araziden oluşuyor.

Sipanska Luka’nın tarihi dokusu ve denizin tonları

Sipanska Luka otantik bir dokuya sahip. Bu tarihi doku ve denizde görülen mavinin tonları nefes kesen bir manzara oluşturuyor. Koyun arkasında bir zamanlar “başrahip sarayı” olan yapıdan kalanlar yer alıyor. Bu yapıya 16.yüzyılda eklenen kuleler halen ayakta.

Sipan Adası – Tarihi Kule

Elaphite Adaları ile bitirirken Dalmaçya kıyılarının incisi, dünün Ragusa’sı günümüzün Dubrovnik’ine dair kısa bir özet: Tarih, kültür, doğa, deniz, plajlar, güzel yemekler, sıcak insanlar, hafızadan çıkmayacak yepyeni anılar…

Gezi Tarihi: Ağustos 2025

Kitap Önerisi: Dubrovnik Üçlemesi – Ivo Vojnovic

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir