Moskova
St.Petersburg‘un ardından şimdi de 2,5 günlük bir gezi için dünyanın en önemli başkentlerinden birinde Moskova’dayız. Soğuğu ile ünlü bu şehre rahat rahat gezebilmek için yazın gelmeyi tercih ettik. Avrupa’nın duruma göre bir parçası sayılan, ama daha çok da dışında bırakılan Rusya’nın durumu bu açıdan biraz ülkemize de benziyor. St.Petersburg’u gördükten sonra, Petersburg’un daha Avrupalı bir şehir ve daha çok çarlık Rusyası’nın kenti olduğunu düşünmüştük. Moskova’da ise durumun daha farklı olacağını, Avrupa etkisinin daha az ve tabii ki Sovyetlerin başrolde olacağını düşünüyoruz. Gezerken bunu ne kadar göreceğiz veya hissedeceğiz, en büyük merak konularımızdan biri bu…
Geziye geçmeden önce bazı bilgiler vermek gerekirse; biz otel olarak şehrin merkezinin biraz dışında kalsa da Best Western Vega and Convention Center’ı tercih ettik ve çok memnun kaldık. Ana kriterlerimizden biri metroya yakın olmasıydı ki otelden Partizanskaya ve İzmaylovo istasyonlarına 2-3 dakikada yürüyerek ulaşılabiliyordu. Yani rotaya göre birden fazla seçeneğimiz mevcuttu ve bu bize çok kolaylık sağladı.
Kızıl Meydan
Moskova’yı gezmeye başlamak için en doğru adresin Kızıl Meydan olduğunu söylemek herhalde kimse için sürpriz olmayacaktır :). Biz de ilk olarak soluğu orada alıyor ve kuzey taraftaki ihtişamlı Diriliş Kapısı’ndan Kızıl Meydan’a giriş yapıyoruz. Bu kapı Çarlık döneminin bir simgesi olarak düşünüldüğü için ve Sovyetlerin büyük askeri geçit törenlerinin yapılabilmesi amacıyla 1931 yılında Stalin tarafından yıktırılsa da, 1996 yılında aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Maalesef buna benzer cümleleri sıklıkla kullanacağım, şimdiden belirtmek istedim…

Yaklaşık 9 hektara yayılan büyüklüğü ile Kızıl Meydan gerçekten devasa bir meydan, içine girer girmez büyüklüğü karşısında etkilenmemek mümkün değil. Biz bir de meydan fakiri şehirlere sahip bir ülkeden geldiğimiz için herhalde daha çok etkileniyoruz…
Kızıl Meydan, dört bir yanı sadece Moskova için değil ülke için de ayrı öneme sahip ve birer simgeye dönüşmüş yapılarla çevrelenmiş durumda. Diriliş Kapısı’nın hemen yanında Devlet Tarih Müzesi, müzenin karşısında yer alan pembe rengiyle dikkat çeken Kazan Katedrali ve Devlet Alışveriş Merkezi anlamındaki GUM, meydanın kuzey ve doğu tarafını çevreliyor.

Meydanın batı tarafı Kremlin Sarayı‘nın duvarları ile baştan başa çevrelenmişken, bu kısımda GUM’un karşısına düşen konumuyla Lenin’in Mozolesi bulunuyor. Özel bir yöntemle korunması sağlanan Lenin’in naaşının hemen arkasına daha sonradan Stalin’in naaşı da yerleştirildiyse de 1961 yılında Stalin’e ait mozole buradan kaldırılmış. Kremlin Surlarının üzerinde tepesindeki kızıl yıldızı ve gösterişli saatiyle ünlü Spasskaya (Kurtarıcı) Kulesi yükseliyor.
Meydanın güney tarafında ise orjinal güzelliğiyle büyüleyici Aziz Vasili Katedrali bulunuyor, ayaklarımız kendiliğinden katedrale doğru yöneliyor…
Aziz Vasili Katedrali
Bir festival veya büyük bir tema park içindeymişiz hissi uyandıran renk cümbüşü tasarımı ile Aziz Vasili Katedrali‘ne bakmaya doyum olmuyor. 16.yüzyılda Altın Orda İmparatorluğu’na karşı kazanılan zaferler sonrası dönemin hükümdarı Korkunç İvan tarafından yaptırılan katedralin ilk ismi “Hendekteki Şefaat Katedrali” imiş, daha sonra Aziz Vasili ismini almış. Katedralin 8 ayrı rengarenk kubbesi bulunuyor ve her biri ayrı bir zaferi simgeliyor.

Katedralle ilgili çokça rivayet edilen bir konu da mimarlarıyla ilgili. Hikayeye göre Korkunç Ivan, katedral tamamlandıktan sonra bir daha bu kadar harika bir yapı inşa edemesinler diye katedralin mimarları Postnik Yakovlev ve Ivan Barba’nın gözlerine mil çektirmiş. Ne diyelim Korkunç Ivan bu, adının hakkını vermemiş olmasını diliyoruz…

Dışının renkli tasarımı kadar katedralin içi de orjinal ama şatafatlı bir güzelliğe sahip. 9 küçük kilisenin oluşturduğu yapı, süslü ve küçük geçitlerle birbirine bağlanıyor. Katedralin ruhani havası altında geçitlerden geçerek ilerliyor, iç mimariyi, süslemeleri ve birbirinden güzel motifleri detaylıca inceliyoruz. Kulelerin meydana bakan pencerelerinden Kızıl Meydan’ın eşsiz güzelliğini izlemeyi de ihmal etmiyoruz…

Kazan Katedrali
Aziz Vasili’den çıkınca meydandaki diğer katedralin önüne geçiyoruz. Kazan Katedrali de tıpkı Aziz Vasili Katedrali gibi bir zaferin anısına, Lehler’e karşı kazanılan savaş sonrası yaptırılmış. 1636’da yaptırılan katedral, 1936’da Stalin tarafınan yıktırılsa da 1993’te tekrar inşa edilmiş. Aziz Vasili kadar olmasa da pembe-açık mavi renkleriyle ayrı bir güzelliği sahip bu katedral de kendini bir süre izlettiriyor.

Kremlin
Kızıl Meydan’dan ayrılınca hemen Kremlin‘e doğru yürüyoruz. Manej Meydanı’nın yanından ilerleyerek çok da sıra beklemeden giriş biletimizi alıp Troyitskaya (Teslis) Kulesi kapısından Kremlin’e giriyoruz. Rusça kale veya şato anlamına gelen “Kremlin” Moskva Nehri’nin 40 metre kadar yukarısındaki bir tepe üzerinde yaklaşık 28 hektarlık bir alana kurulmuş.

Kremlin’de gezilip görülecek çok şey var, baştan söylemeli. Tabii burası aynı zamanda devletin yönetim merkezi olduğu için bazı binalar ziyarete kapalı. Senato Binası, Başkanlık İdaresi ve Tophane bu binalar arasında.
Kremlin’e girince karşımıza çıkan ilk önemli yapılara Patrik Sarayı ve On İki Havari Katedrali oluyor. 17.yüzyılda Rus Ortodoks Patriği için inşa edilen Patrik Sarayı, günümüzde müzeye çevrilmiş. Sarayın dışında, dünyanın en büyük çaplı ve yaklaşık 40 ton ağırlığındaki Çar Topu‘nu görüyoruz. Bu top Kurtarıcı Kapısı’nı savunmak için yaptırılmış olsa da hiç kullanılmamış. Sadece, 17.yüzyılın başlarında Lehler’in işgali sonrası kazanılan zafer sonrası 1 yıl Rus Çarlığı yapan Düzmece Dmitri’nin (False Dmitri I :)) cesedini fırlatmak için kullanılıdığı rivayet ediliyor…

Topun sergilendiği alanın yanında Büyük Ivan Çan Kulesi, yine altın kaplamalı kubbeli kuleleriyle dikkatimizi çekiyor. 81 metre yüksekliğindeki kule 16.yüzyılda tamamlanmış. Kulenin belirli günlerde çalan tam 21 adet çanı bulunuyor. Ama özel olarak yaptırılan, Çar Çanı veya Çanların Çanı (Çar Kolokol) olarak isimlendirilen en büyük çan hiçbir zaman kullanılamamış. Henüz döküm aşamasındayken çıkan yangından kurtarılan çanın üzerine henüz sıcakken su döküldüğünden 11 tonluk parçası kopmuş. 200 tondan fazla ağırlıktaki çanı yakından incelerken büyüklenmenin, böbürlenmenin sonu yok diye düşünmeden edemiyor insan…


Katedraller Meydanı‘na ilerlediğimizde çevremiz birbirinden güzel katedrallerle çevreleniyor. Bu meydan, ülkenin idari merkezi olan Kremlin’in dinsel ve kültürel merkezi olmasını sağlayan bir merkez konumunda. Buradaki 3 katedralden her biri çarlık ailesi için ayrı bir öneme sahip olmuş.

Bunlardan ilki ve en görkemlisi Meryem’in Göğe Yükselişi Katedrali (Dormition Cathedral), çarların taç giyme törenlerine ev sahipliği yaparmış. 15.yüzyılda yaptırılan katedral güzel dış mimarisi, gösterişli freskleriyle taç kapısı ve süslü iç mekan tasarımıyla Moskova’nın en güzel yapılarından biri.


Meydandaki diğer katedrallerden Başmelek Katedrali (Archangel Cathedral) 16.yüzyılda Büyük Ivan tarafından yaptırılmış ve bu katedralde Romanov hanedanının ilk çarı Mihail Romanov ile Korkunç Ivan gibi çarların da dahil olduğu çarlık mezarları yer alıyor. Hemen karşısında yer alan Meryem’e Müjde Katedrali (Cathedral of the Annunciation) 15.yüzyılda inşa ettirildikten sonra birçok kez revizyon görerek günümüze kadar gelmiş. Büyüklü küçüklü altın rengi kubbeleriyle dikkat çeken bu katedral, çarların ve prenslerin özel katedraliymiş. “Korkunç Ivan Merdiveni” olarak bilinen merdivenler, Korkunç Ivan’ın Ortodoks Kilise’nin izin verdiği evlilik sayısını aşması sonucu ayinlere giriş kapısını kullanmadan giriş yapabilmesi kefaretini ödemesi için sonradan yaptırılmış, yorumsuz paylaşıyorum 🙂


Katedrallerden sonra sıra şimdi Kremlin’in saraylarında. Zamanında çarların ana idare binası konumundaki Cepheli Saray, Katedraller Meydanı’na komşu konumuyla ve desenli dış cephesiyle hemen dikkatimizi çekiyor. Çarların meydana inerken kullandığı Güzel Merdiven‘in orjinali yine Stalin döneminde yıkılsa da sonradan orjinaline uygun olarak tekrar yaptırılmış.

Cepheli Saray’ın yanında yer alan Moskva Nehri’ne bakan Büyük Kremlin Sarayı, sarı beyaz duvarları ile sade ve asil bir güzelliğe sahip. Çarlık döneminde çarların konutu olarak kullanılan bu saray, günümüzde bilindiği üzere devlet başkanına tahsis edilmiş durumda. Kremlin’in diğer önemli sarayı Terem Sarayı’nda ise, çarların taht odası bulunuyor.

Sarayları gördükten sonra nehir kıyısından hem Kremlin’in saraylarını ve katedrallerini hem de şehri izliyoruz. Ardından Kremlin’in özenle bakılan bahçeleri içinde yürüyüp huzur bulduktan sonra Kremlin’den ayrılıyoruz.
Manej Meydanı
Kremlin’den Manej Meydanı’na doğru yürürken surların önündeki Aleksandrovski Bahçeleri’nin yanı başından içimiz açılarak geçiyoruz. Kızıl Meydan’ın hemen dışındaki 3 önemli meydandan biri olan Manej Meydanı, kentin en çok insan çeken mekanlarından biri, ki gelir gelmez bunu biz de fark ediyoruz 🙂

Meydana ismini veren ve 1817 yılında inşa edilen Manej Binası günümüzde Ana Sergi Salonu olarak kullanılıyor. Meydanın birçok simgesi bulunsa da en öne çıkanının, II.Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenlere adanan ve sönmeyen meşalesiyle dikkat çeken “Meçhul Asker Anıtı” olduğunu söyleyebilirim.

Romanov Hanedanı’nın 300.yılını kutlamak amacıyla 1913 yılında Manej Meydanı’na konulan dikili taş, Sovyetler sonrası Devrimci Düşünürler Anıtı‘na dönüştürülmüş. Anıtları gördükten sonra meydanda yer alan havuzlar ve binicilik okulunu simgeleyen at heykellerinin yanından yürüyerek ilerliyoruz.

Meydanın tam ortasında yer alan ve “Avcılar Sokağı” anlamına gelen Okhotni Ryad yeraltı alışveriş merkezi, oldukça popüler. (Kış aylarında soğuk havanın etkisiyle daha da çok tercih ediliyormuş) Birçok restorant ve kafenin bulunduğu bu alışveriş merkezinde bir şeyler yiyor ve kahvelerimizi yudumluyoruz. Dünya haritası görseliyle cam kubbesini çok beğeniyoruz. Değinmeden geçemeyeceğim şey ise burada Burger King şubesi görmek oldu. Bundan 30 yıl önce hayal bile edilemeyecek bu durum, Moskova halkı için sevindirici olsa gerek ki mekan dolup taşıyor. Kapitalizmin galip geldiğini zaten biliyorduk ama buna tüm gerçekleğiyle böyle somut bir örnek üzerinden şahit olmak garip hissettiriyor insanı…

Okhotni Ryad’tan çıktıktan sonra Manej Meydanı’nı çevreleyen Moskova’nın bazı diğer önemli binalarını görüyoruz. Moskova Devlet Üniversitesi binası, Nasyonel Oteli, Arkeoloji Müzesi ve eskiden Devlet Planlama Teşkilatı binası olan günümüzde ise parlamentoya ait Devlet Duması bunlardan bazıları.
Devrim Meydanı ve Tiyatro Meydanı
Manej Meydanı’ndan diğer önemli 2 meydan olan Devrim Meydanı ve Tiyatro Meydanı‘na doğru ilerliyoruz. İhtişamlı Devlet Tarih Müzesi‘nin ve önündeki Jukov Heykeli‘nin önünden geçiyoruz. Mareşal Giorgi Jukov, II.Dünya Savaşı sırasında Kızıl Ordu’nun başındaki en önemli komutanlarından olup Stalingrad Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamış. Daha sonra Savunma Bakanı olarak da görev yapan Jukov’a bir minnet göstergesi olarak bu heykel dikilmiş.

Devrim Meydanı ve Tiyatro Meydanı aslında birbirine bitişik meydanlar. Devrim Meydanı, Bolşevik isyanları sırasında çatışmalara sahne olduğu (birçok kişinin idamına da sahne olmuş), dolayısıyla da devrim için önemli bir yere sahip olduğu için bu adı almış. Hemen meydanın önündeki yapı eskiden Lenin Müzesi iken günümüzde geçici gösterilerin yapıldığı bir binaya dönüşmüş.


Moskova’da bir devrim meydanı varsa o meydanda Karl Marx’ın heykeli olmadan olmazdı, ki heykeli hemen iki meydanın kesiştiği noktaya yerleştirmişler. Karl Marx Heykeli‘nin önünden geçerek Tiyatro Meydanı’na geliyoruz. Bu meydana ismini veren iki tiyatrodan daha büyük olanı ve Moskova’nın da simgelerinden biri sayılan Bolşoy Tiyatrosu hemen karşımızda duruyor. Savaş arabalı Apollon Heykeli’nin süslediği tiyatro binası gerçekten güzel bir mimariye sahip. İçinin de çok şatafatlı olduğunu duyduğumuz bu binada denk getirebilirseniz burada bir gösteri izlemenizi tavsiye ediyorum, bizim böyle bir fırsatımız olmadı. Bolşoy’un sağ tarafında, meydandaki diğer tiyatro binası Mali Tiyatrosu yer alıyor. Bu tiyatro özellikle 19. ve 20.yüzyılın başlarında kentin ana tiyatrosu konumundaymış.

Eski Sur & Kitay-Gorod Bölgesi
Meydanlar bölgesinden ayrılıp Eski Sur bölgesine doğru yürüyoruz. Bu alan yeni bir yerleşim alanı kurmak için 16.yüzyılda 14 kuleye sahip 6 metrelik surlarla çevrilmiş. Sonradan çoğunluğu yıkılan surların ayakta olan kısımları, binalar ve mağazalar arasından görülebiliyor.

Kitay-Gorod olarak adlandırılan bu bölge zamanında Moskova’nın ana ticaret bölgesi konumundaymış. Halen de hareketliliğini koruyan bölgenin Kızıl Meydan’a kadar uzanan ana caddesi Nikolskaya Ulitsa günümüzde de alışveriş için en çok tercih edilen yerlerden biri. Moskova’nın en eski yapılarının bulunduğu bölge zamanında diğer ülkelere ait elçiliklere de ev sahipliği yapmış.

Kitay-Gorod’ta Rus Ortaçağ mimarisine ait birçok güzel örnek görerek ilerliyoruz. Çoğunluğu Ulitsa Varvarka üzerinde bulunan bu yapılardan en önemlileri; Romanov Hanedanı’nın ilk çarı Mihail’in doğduğu Zaryade Sarayı, orjinal mimarisi ve rengiyle Znamensky Manastırı, Moskova’nın en güzel kiliselerinden biri olan Holy Trinity Church in Nikitniki, sade beyaz mimarisiyle St.Maxim the Confessor Kilisesi, zamanında İngiltere Büyükelçilik binası olarak hizmet vermiş Old English Court binaları olarak sayabilirim. Bir diğer önemli yapı da Kitay-Gorod bölgesinin biraz dışında kalan, ama buraya kadar gelmişken görülmeye değer güzellikte olan Mercan Sinagogu. Kısacası burada görülecek yer çok ama hepsi de birbirine çok yakın konumda. Özellikle tarihi binalara ilginiz varsa burası sizin için biçilmiş kaftan, hatırı sayılır bir süre ayırmanızda fayda var.

Bu tarihi bölgeden Kızıl Meydan’a doğru geri dönerken GUM’un hemen çaprazında kalan Eski Tüccar Odaları’nın (Gostini Dvor) arasındaki sokaklardan yürüyoruz. Bölge şehrin ticaret merkezi olduğu için Moskova’ya gelen çok sayıda tüccar, zamanında bu odalarda kalır, sıklıkla da burada tezgah açarmış. Bu odalar günümüzde ofis, dükkan ve sergi alanı olarak kullanılıyor.

GUM
Kitay-Gorod’taki turumuzu tamamlayıp GUM‘un önüne geliyoruz. Girişi rengarenk çiçek bahçeleriyle süslü olan GUM, diğer adıyla Devlet Alışveriş Merkezi, 1890-1893 yılları arasında inşa ettirilmiş ve 2007 yılına kadar kamuya ait kalmış. Yapıldığında, alışveriş merkezi perspektifiyle düşünüldüğünde, çağının çok ötesinde bir tasarıma ve ince bir mimariye sahip bu yapı, kesinlikle kentte görülmesi gereken yerlerden biri.

Ferah iç mimarisi, iyi düşünülmüş konseptleri, rengarenk çiçek süslemeleri ile GUM’u gezerken içimiz açılıyor. Özel işletmeye geçmenin de etkisiyle en pahalı mağazalara ait dükkanları da görebileceğiniz bu alışveriş merkezi, günümüzde benzer konsepte sahip alışveriş merkezlerine öncülük etmiş gibi görünüyor. Bunu Rusya’daki bir alışveriş merkezinin yapması ilginç bir tezat oluşturuyor diye düşünmeden edemiyorum. Mağazalar arasında gezdikten sonra buradaki kafelerden birinde tatlı-kahve keyfi yapıp GUM’un farklı atmosferinin tadına iyice varıyoruz.

GUM’dan çıktıktan sonra Kızıl Meydan’ın kuzey tarafı karşısında uzanan şehrin en kalabalık ve popüler caddelerinden Tverskaya üzerinden yürüyoruz ve Puşkin Meydanı‘na çıkıyoruz. Burada biraz vakit geçirdikten sonra Tverskaya’nın hemen paralelindeki, Moskovalıları kendine çeken bir merkez konumunda olan Ulitsa Bol’shaya Dmitrovka‘ya geçiyoruz. Lüks mağazalar ve restorantların doldurduğu dar yolları ile bu cadde kentin süreki canlılığını koruyan bir parçası. Caddede bir restorantta yediğimiz yemek sonrası en yakın istasyona yürüyüp metro ile otele dönüyoruz. Sayısız yeri gezip gördükten sonra şimdi bunları sindirme vakti…
Novadeviçi Manastırı ve Mezarlığı
Ertesi gün gezmeye Novadeviçi Manastırı‘ndan başlıyoruz. Metro ile Sportivnaya istasyonuna geliyor ve manastıra ulaşıyoruz. Yaklaşık 500 yıllık geçmişi ile Novadeviçi Manastırı, çok iyi korunmuş ve huzur dolu atmosferi ile bizi kendine çekiyor. Ne kadar dingin bir havaya sahip olsa da, manastırın geçmişinin çok temiz olduğunu söylemek zor, çünkü burası çarlık ailesinin istenmeyen kadınları için bir sürgün yeri ve bir nevi hapishane olarak kullanılmış. Hatta manastırda dönem dönem kanlı infazlar da yaşanmış. Tarihte çeşitli olaylar atlatan ve Sovyet Devrimi sonrası müzeye dönüştürülen kompleks, 1994 yılından bu yana yine manastır statüsüne kavuşmuş. Günümüzde de 100 kadar rahibe manastırda yaşıyor.

Manastır sınırları içerisinde yer alan ana kilise Smolenks Katedrali‘ni, Lapuhin ve İrina Godunova Sarayları‘nı görüp geziyoruz. Katedralin içindeki freskler ve süslemeler oldukça etkileyici. Manastırın bahçesinde rahibelere, askerlere ve çeşitli ailelere ait mezarlardan Prohorov ailesine ait modern mezar diğerlerinden ayrılıyor. Manastırın 72 metrelik Çan Kulesi, birkaç yüzyıl önce Kremlin’deki Büyük Çan Kulesi’nden sonra kentin en yüksek ikinci kulesiymiş.


Manastırı gezdikten sonra bizi buraya asıl çeken kısma, manastıra bitişik konumda olan Novadeviçi Mezarlığı‘na geçiyoruz. Mezarlık gezmek ülkemizde pek yapılacak bir şey değil, belki birçok ülke için de bu durum böyle. Ama burayı özel kılan iki neden var. Öncelikle buradaki mezarlar, kişilere ait bir mezar taşının çok ötesinde, onlara adanmış bir anıt eser. Dolayısıyla mezarlık da heykellerin süslediği bir müze kıvamında. Diğer nedene ve daha önemlisine gelince; ülkemizin en büyük şairlerinden biri, belki de birincisi olan Nazım Hikmet’in (ve Vera’nın) anıt mezarı da burada yer alıyor…


Novadeviçi Mezarlığı’nda Nazım Hikmet dışında, Rus hatta dünya tarihinde önemli rolü olan bazı önemli şahsiyetlerin de mezarları mevcut. Siyasetçilerden Mikhail Gorbaçov ile eşi Raisa Gorbaçev, Boris Yeltsin ve Nikita Kruşçev; yazarlardan Çehov, Gogol, Bulkagov ve Mayakovski; bestecilerden Şostakoviç ve Profokiev bu önemli şahsiyetlerden bazıları. Mezarları arayıp bulmak, Kril alfabesinin de kafa karıştırıcılığı ile epey zor oluyor. Bazıları oldukça sade, bazıları büyük ve farklı tasarımları ile dikkat çekiyor. Gezerken birbirinden güzel birçok anıt mezar göreceksiniz. Buraya hak ettiği kadar vakit ayırmakta fayda var, asla pişman olmayacaksınız.



Gorki Park
Bize karma karışık duygular yaşatan bu eşsiz mezarlıktan ayrıldıktan sonra kişisel olarak en çok görmeyi istediğim yerlerden birine, Gorki Park‘a doğru yola koyuluyoruz. Moskova’da hemen hemen her yere metro ile ulaşım kolaylıkla yapılabildiğinden Gorki Park’ın girişine de çok vakit kaybetmeden ulaşıyoruz.

Adını Maksim Gorki’den alan ve 1928 yılında açılan park, Moskova’nın simgelerinden biri. Kısacası Londra’nın Hyde Parkı, New York’un Central Parkı, Paris’in Lüksemburg Bahçeleri, Ankara’nın Gençlik Parkı varsa Moskova’nın da Gorki Parkı var 🙂
Burayı benim için özel yapansa hayatımın şarkılarından birinde saklı: “I follow the Moskva, down to Gorky Park, listening to the wind of change…”Scorpions’un bu efsane şarkısını mırıldanarak Gorki Parkı turlarken değişim rüzgarlarının Moskova’yı ve dünyayı getirdiği noktayı düşünüyorum, ve de Herakleitos’un hep haklı kalacak olmasını: “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”…


Parkta gençlerin paten, kaykay, bisiklet aktiviteleri yapabileceği uygun alanların yanı sıra kafeler, restorantlar, havuzlar, heykellerin süslediği dinlenme alanları gibi birçok olanak mevcut. Ama parktaki en ilginç şeyin, 1988’de başarılı bir test uçuşu gerçekleştiren ve şu an bir simülatöre dönüştürülmüş Buran Uzay Mekiği olduğunu söyleyebilirim.

Kurtarıcı İsa Kilisesi
Gorki Park’ın huzur dolu ortamında dinlenip enerji topladıktan sonra Moskova’yı karış karış gezmeye devam ediyoruz. Şimdiki hedefimiz kentin önemli dini yapılarından olan Kurtarıcı İsa Kilisesi. Bu kilise Rusların Fransız İmparatoru Napolyon’a karşı kazandığı zafer sonrası yaptırılmış. Yapımına 1839’ta başlanan kilise 44 yılda, 1883 yılında tamamlanabilmiş. Bu kilise de Stalin dönemindeki yeniden imar planından nasibini alarak yıktırılmış ve sonradan tekrar yaptırılmış. Yani karşımızda gördüğümüz bu güzel yapı maalesef orjinali değil, güzel bir kopyası sadece…

10000 kişilik kapasitesi, 103 metre yüksekliğiyle Rusya’nın en büyük kilisesi konumundaki Kurtarıcı İsa Katedrali’nin kubbesinde 53 kg’lik titanyum-altın alaşımı kullanılmış. Etkileyici mimariye, güzel bir Kremlin manzarasına sahip katedrali ve çevresini detaylıca geziyoruz. Bir yandan aklımızda bir soru işareti; bir toplumun kalbinde yer etmiş şeyleri yıkarak yok etmek, silmek mümkün olabilir mi? Moskova’da bir dönem yıkılıp sonra yeniden inşa edilen kaç tarihi yapı gördük sayısını bilemiyoruz ama sorunun cevabını sanırım gayet iyi biliyoruz…

Tolstoy Edebiyat Müzesi
Kalan az zamanda şehirde saymakla bitmeyen müzelerden birine gidelim istiyoruz. Ruslar tarih boyunca çok büyük sanatçılar yetiştirmekle kalmamış, Moskova’yı da bir müze cennetine çevirmiş. Örnek olarak büyük yazarların yıllarını geçirdiği müze-evler, yazarların el yazmalarını, kişisel eşyalarını ve aile yaşamında çeşitli örnekleri görebileceğiniz bir kültür merkezine dönüştürülmüş. Tolstoy, Çehov, Gorki, Puşkin hepsi için birer müze-ev mevcut, bizse tercihimizi Tolstoy Edebiyat Müzesi’nden yana kullanıyoruz.

Metro istasyonlarının biraz uzağında bulunan müzeye en yakın istasyonda inip yürüyerek ulaşıyoruz. Tolstoy’un ailesi ile birlikte 19 kış geçirdiği bu ev gerçekten iyi korunmuş. Evin girişinde, koltuğa oturan büyük bir Tolstoy heykeli karşılıyor bizi. Müzede Tolstoy’a ve ailesine ait birçok kişisel eşya, aile fotoğrafı ile Tolstoy’un birçok tablo ve büstünü görüyoruz. Ama en çok ilgimizi çeken, üstadın eserlerinin el yazmaları oluyor. Anna Karanina, Savaş ve Barış, İnsan Ne ile Yaşar?, Kreutzer Sonat, Hacı Murat gibi tamamı klasik haline dönüşen eserlerin el yazmalarını ve ilk baskılarını yakından inceleyebilmek paha biçilemez bir deneyim oluyor…


Tolstoy’un ölümsüz eserlerinin eskizleri ve yazarın andaçları arasında geçirdiğimiz unutulmaz anlar sonrası müzeden ayrılıyoruz. Aslında bu müzenin yakınlarında Maksim Gorki, Çehov ve Lermantov’a adanan müze-evler de bulunuyor ama ayırabilecek zamanımız olmadığı için bunları oflar-poflar eşliğinde bu seferlik pas geçiyoruz.
Moskova’daki son saatlerimizi geçirmek üzere, kentin İstiklal Caddesi olarak bilinen ünlü Arbat Caddesi’ne geçiyoruz. Kafeler, sokak sanatçıları, ressamlarla dolu olsa da bu cadde, İstiklal’in yanında sönük kalabilir ama tabii İstiklal’in de eski haliyle kıyaslamak gerek… Arbat’ta turlayıp güzel mimarisi ile ünlü Melnikov’un Evi ve Vahtangov Tiyatrosu‘nu görüyoruz. Sonunda yemek için bir kafeye oturuyoruz ve Rusya’dayken son kez “beef strogonof” yiyoruz. Dönerken caddenin başladığı Arbat Meydanı‘nda Gogol Heykeli‘ni görüp otele dönmek için metroya biniyoruz. Ertesi gün artık dönüş yolunda olacağız…
Moskova Metrosu
Son bölümü Moskova Metrosu‘na ayırmak istiyorum. 2,5 gün boyunca hareket kabileyetimizi arttırıp bu kadar çok yeri gezebilmemizi sağlayan Moskova Metrosu, kesinlikle şehrin en önemli unsurlarından biri.
1931 yılında yapımına başlanan devasa metro ağı günümüzde 170’ten fazla istasyona sahip ve iki tren arası bekleme süresi sadece 2 dakika. Sosyalizm açısından da bir simge olan metro ağı, aynı zamanda sanat eseri sayılabilecek kadar güzel istasyonlara sahip. Bunlar içerisinde modern ama sade güzelliği ile dikkat çeken, uluslararası ödüle sahip Mayakovski İstasyonu, devrim dönemi heykelleri ile ünlü Devrim Meydanı (Revolyutsiya Ploşçad) İstasyonu ve gösterişli mozaikleriyle Kievskaya İstasyonu öne çıkıyor. Ama sizin bunlardan daha çok beğenecekleriniz olabilir, sonuçta istasyonların hepsi ayrı güzel. Metro ile şehri gezerken duraklar arasında inip istasyonları keşfetmek çok ayrı bir keyif oluyor, mutlaka tavsiye ediyorum. Tek bir bilete mal olan bu aktivite birazcık zaman istiyor o kadar, kendinizi yer altında bir müze gezmiş gibi hissedeceksiniz. Bazı istasyonlara ait görselleri aşağıda görebilirsiniz…





Moskova’da gerçekten çok güzel anılar biriktirip onlarca özel yer gördükten sonra yine de bir şeyler eksik kalmış gibi. Neyin eksik kaldığı da belli aslında, bu kadar sanatçının yer aldığı, sanatın bu kadar önde olduğu bir kentte onlarca müzeden, galeriden çok azını gezebildik. Tıpkı İstanbul, Paris, Londra, Roma için geçerli olduğu gibi Moskova’yı da 2,5 gibi bir günde hakkıyla gezebilmek pek de mümkün değil. Her ne kadar elimizden gelenin en iyisini yapsak da yarım kalan hikayeyi başka sefer tamamlamak boynumuzun borcu olsun 🙂
Gezi Tarihi: Temmuz 2014
Kitap Tavsiyesi: İnsan Neyle Yaşar? – Lev Tolstoy, 1984 – George Orwell
Son yorumlar