İsviçre’de Yaz

Alpler’in, karlı-buzlu zirvelerin, sarp uçurumların ülkesi İsveçre’de yaz tatili, denizlere kıyısı olmayan bir kara ülkesi olduğu için de olacak, daha az akla geliyor belki de. Ama İsviçre’nin masmavi gölleri, denizleri aratmıyor. Buzullarla kaplı ünlü zirveleri soğuktan titremeden tüm görkemiyle görebilmek yaz aylarında mümkün. Geçmişin ruhunu koruyan, yeşil ormanlar ve çayırlarla iç içe doğa ile ahenkli İsviçre şehirleri, her daim gezilmeye değer.

Doğası, tarihi kadar İsviçre’de öne çıkan farklı şeyler de var elbette. Ülkenin sarp coğrafyasının ve Alpler’in de etkisiyle sürekli gelişen mühendislik harikası trenleri, teleferik sistemleri ve tünelleri, saat tarihi ve saatçilik, çikolata yapımı ve tadımı 🙂 gibi merak ettiğimiz, deneyimlemek istediğimiz çok şey var. Yaklaşık 1 haftalık bir planla, tüm bunları içeren güzel bir yaz deneyimi yaşamak için İsviçre’deyiz…

Zürih

İsviçre’deki tatilimiz boyunca en fazla zaman geçirdiğimiz yer Zürih oldu. Dolasıyla Avrupa’nın tam göbeğinde sayılabilecek bu kenti detaylıca gezme olanağı bulduk. Zürih’i bu yazıda çok detaya girmeden özetlemeye çalışacağım, başka bir yazıda çok daha detaylı anlatacağım.

İsviçre’nin en önemli şehirlerinden biri olan Zürih’in de, Avrupa’daki hemen hemen tüm şehirlerde olduğu gibi, çok iyi korunmuş tarihi bir merkezi (Old Town) bulunuyor. Limmat Nehri‘nin karşılıklı iki yakasındaki nehre paralel sokakların oluşturduğu bu bölge, şehri gezmeye başlamak için de en ideal nokta.

Zürih – Bahnoffstrasse

Zürih çok da etkin bir tren – tramvay ağına sahip. Şehrin tarihi merkezini gezmek için önce metro ile Zürich Hauptbahnhof ‘a (Ana Tren Garı) geliyoruz. Garın hemen karşısındaki şehrin en popüler ve canlı caddesi Bahnoffstrasse‘ye geçiyoruz. Cadde üzerinden ilerleyerek şehrin tarihi sokaklarına ulaşıyoruz ve şehrin merkezinde seyir tepesi Lindenhof‘a çıkıyoruz.

Lindenhof’tan Limmat Nehri

Lindenhof’tan Limmat Nehri’ni, daha aşağıda yer alan tarihi kiliseleri ve şehrin silüetini izliyoruz. Lindenhof aynı zamanda tarihi bir kimlik de taşıyor; Roma döneminden kalma hisara ait kalıntıları barındırıyor. Kalıntıları görüp inceledikten sonra şehrin dar-tarihi sokaklarında keyifli bir yürüyüşe başlıyoruz.

Zürih – Old Town’da modern dükkanlarıyla bir sokak

Tarihi sokaklar ve apartmanları ile bu bölge gerçekten insanı içine çekiyor. Dar otantik sokaklarda yer alan modern dükkanlar negatif bir etki oluşturmadığı gibi tam tersine, bu sokakların dokusuyla çok güzel bütünleşmiş. Bir sokaktan ötekine geçerek önce saat kulesiyle ünlü St.Peter Kilisesi‘ni, daha sonra Fraumünster Kilisesi‘ni görüyoruz.

Fraumünster Kilisesi dışarıdan bakınca çok da etkileyici değil gibi görünüyor ama içeriye girdiğimizde fikrimiz tamamen değişiyor. Özellikle, geçmişi 13.yüzyıla kadar uzanan kiliseye, 1967 yılında ünlü ressam Chagall tarafından tasarlanıp eklenen vitraylar anlatılmaz güzellikte. Vitraylar dışında kilisenin tavan tonozları, taş işçiliği ve koro mahallindeki devasa org da kesinlikle görülmeye değer.

Fraumünster Kilisesi etkileyici iç mimarisi ve vitrayları

Fraumünster’in önündeki küçük meydan Münsterhof; çayınızı, kahvenizi yudumlarken çevreyi seyretmek ve soluklanmak için güzel bir yer. Münsterhof’tan sonra hemen arka tarafımızda kalan Bahnoffstrasse‘ye geri dönüyoruz. Caddeye ulaştığımızda kendimizi Paradeplatz’da buluyoruz. Bu meydan şehrin tarihi bankacılık merkezi, göbeğinde de Credit Suisse ve UBS‘nin göz alıcı binaları yer alıyor.

Beyer Saat Müzesi’nden

Bankacılıka beraber İsviçre denince hemen akla gelen diğer konu “saat ve saat yapımı” oluyor elbette. Banhofstrasse üzerinde, Paradeplatz’in biraz yukarısında Beyer Saat Müzesi (Uhrenmuseum) bulunuyor. Beyer mağazasının alt katında yer alan bu şık ama küçük müzede, saatin tarihi gelişimini çok ilginç ve orjinal örneklerle beraber görme şansı buluyoruz. İçindekilerin maddi değerine paha biçmek mümkün değil, bu nedenle hem mağaza hem müzenin çok iyi korunduğunu belirtmeden geçmeyeyim 🙂

Fraumünster ve St.Peter Kiliseleri’nin kuleleri

Müzeden çıktıktan sonra Fraumünster’e doğru tekrar yürüyor ve Münsterbrücke üzerinden Limmat’ın karşı tarafına geçiyoruz. Köprünün karşı tarafında hemen kıyıda Helmhaus ve Wasserkirche yapıları dikkatimizi çekiyor. Asıl öne çıkansa daha arkada ve yukarıdaki Grossmünster Katedrali oluyor. Şehrin simgelerinden biri olan bu katedral, birkaç yüzyıl önce İsviçre’deki reform hareketlerinin ana merkezi olmuş. Fraumünster’e kıyasla daha sade olsa da katedralin içi de ayrı güzel ve görülmeye değer.

Grossmünster Katedrali

Grossmünster’in önünden nehre paralel giden Münstergrasse üzerinden yukarıya doğru ilerliyoruz. Yürürken önce Stussihofstatt Platz’a geliyoruz. Daha sonra Niederdorf‘a giriş yapıyoruz. Old Town’un bir parçası olan bu bölge de oldukça canlı ve etkileyici. Dar sokakları, evlerinin mimarisi, restorantları ve dükkanları ile insan gezerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor.

Bu bölgenin içinde de Zentralbibliothek Zürich (Şehir Kütüphane Binası) gibi birçok tarihi yapı bulunuyor. Yine binalarının güzelliği ile öne çıkan Zürih Üniversitesi de bu bölgeye çok yakın.

Niederdorf’ta Stussihofstatt Plazt’daki çeşme

Şehrin tarihi merkezinin aşağısına, göl kıyısına doğru indiğimizde şehrin en önemli meydanlarından birine geliyoruz. İsmini şehrin ünlü mimarlarından Arnold Burkli’den alan Burkliplatz, Limmat’ın göl ile buluştuğu noktada yer alıyor ve şehrin tramvay ağının merkez noktası konumunda. Quaibrücke‘den ilerleyince bir diğer önemli meydan Bellevueplatz‘a ulaşıyoruz.

Opernhaus Zürich (Zürih Opera Binası)

“Bellevue” Fransızca “güzel manzara” anlamına geliyor ve meydanın göl ile birleştiği rıhtımdaki manzaralar, ismine yakışır şekilde nefis gerçekten. Tarihi şehrin kuleleleri, gölün masmavi suları, karşı yakanın ormanları ve daha uzaktaki Alpler tüm güzellikleriyle karşımızda uzanıyor.

Geniş meydanın aşağısında yer alan Opernhaus Zürich (Zürih Opera Binası) kentin önemli yapılarından biri. Ayrıca meydandan yukarı doğru yürüyerek 10 dakikalık mesafede Kunsthaus (Güzel Sanatlar Müzesi) yer alıyor. Bu müzede Ortaçağ’dan 20.yüzyıla kadar Avrupa resim sanatına özgü birçok eseri görebilirsiniz.

Kunsthaus (Güzel Sanatlar Müzesi)

Zürih Gölü’nün doğu kıyısında biraz daha aşağıda Zürichhorn yer alıyor. Burası kentliler için yeşilin içinde güzel zaman geçirmek, dinlenmek ve spor yapmak için geniş bir park. Bu parkın içinde yer alan Le Corbusier Evi özgün mimarisiyle oldukça ilginç bir yapı. Ayrıca Zürih’in kardeş şehri Kunming’in hediyesi olan Çin Bahçesi de Zürichhorn’a ayrı bir renk katmış.

Zurichhorn’da Le Corbusier Evi

İsviçre’deyken yapılması gereken şeylerden biri de “çikolata” deneyimi yaşamak. Zürih de bunun için en iyi yerlerden biri. Kentte yer alan ve toplu taşıma ile (metro veya otobüs) rahatlıkla gidilebilen Lindt – Home of Chocolate bir müzeden çok daha fazlası. Burada çikolata yapımının tarihçesini, İsviçre’nin nasıl önemli bir çikolata üreticisi haline geldiğini öğrenebileceğiniz gibi modern makinalardan çıkan sıvı veya tablet çikolata tadımları ile kendinizden geçiyorsunuz 🙂 Kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim, kaçırmayın derim…

Lindt Çikolata Fabrikası ve Müzesi

Zürih’in çok güzel ve büyük bir gölü var. Burkliplatz’daki iskeleden kalkan tekneler göl üzerinde hem doğu hem batı kıyıdaki, belirli duraklara uğrayarak ilerliyor. Gölü ve göl kıyısındaki farklı semtleri görmek açısından keyifli bir yolculuk oluyor, yeterince zamanınız varsa yapmanızı öneriyorum.

Zürih Gölü’ünün masmavi suları, daha uzakta Alpler

İsviçre’de deniz yok ama başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar çok göl var. Hemen hemen her kent de bir göl kıyısına kurulmuş. Bu göller de o kadar temiz ki hepsinde yüzülebiliyor. Zürih Gölü de kıyısında birçok plaj barındırıyor. Biz de bir öğleden sonramızı, yüzüp serinlemek için Zürih merkezin biraz dışındaki Horgen‘deki bir plajda (Sportbad Kapfnach) geçirdik. Gölde yüzmek denizde yüzmekten gerçekten farklı bir deneyim, gölün sularıysa gerçekten dupduru ve tertemiz…

Zürih Gölü kıyısında Horgen’de bir plaj

Son olarak, Zürih’e gelmişken mutlaka yapılması gereken bir diğer aktiviteden bahsedelim. Şehrin batı tarafında yer alan Uetliberg, muhteşem manzaralara sahip bir seyir tepesi. Ana istasyondan trenle Uetliberg durağına kadar geliniyor ve yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşle seyir tepesine ulaşıyorsunuz. Burası şehri gezerken hemen hemen her noktada görülen TV Kulesi‘nin de olduğu yer. Uetliberg’ten şehrin, gölün ve havanın açık olduğu bir güne denk geldiyseniz daha uzaktaki Alpler’in müthiş manzaralarını görebilimek mümkün. Biz şanslı günümüzdeydik, hava harikaydı. Bu eşsiz manzaraları büyülenerek uzun uzun seyrettik…

Uetliberg’ten Zürih’in enfes şehir ve göl manzarası

Luzern

Konum olarak İsviçre’nin ortasında, yani tam kalbinde yer alan Luzern, Zürih’e trenle 1 saatlik mesafede. Luzern, İsviçre’nin bağımsızlığı kazanmasında önemli rolü olan şehirlerden biri ve ülkenin tarihi merkezi olarak da kabul ediliyor. Ve de aynı zamanda okla oğlunun başındaki elmayı vurmasından tanıdığımız efsanevi William Tell’in şehri 🙂

Alpler tarafından çevrelenen büyük bir göl kıyısındaki bu tarihi kent, tren garından çıkar çıkmaz apayrı atmosferi ile bizi içine çekiyor. İlk dikkatimizi çeken önümüzde uzanan tarihi yapılar ve Zürih de olduğu gibi pırıl pırıl sularıyla masmavi bir göl oluyor. Luzern Gölü olarak da adlandıran bu gölün asıl ismi Dört Kanton Gölü ve adından anlaşılabileceği gibi kıyısında 4 ayrı bölge (Luzern, Nidwalden, Schwyz ve Uri) yer alıyor.

Kappelbrücke (Şapel Köprüsü) ve Wasserturm (Su Kulesi)

Tren garının hemen karşısındaki zarif kapıdan geçip, kiremit kırmızısı – beyaz rengin egemen olduğu tarihi şehre doğru ilerlediğimizde, Reuss Nehri üzerinde Luzern’in simgelerini hemen görüyoruz: Kappelbrücke (Şapel Köprüsü) ve Wasserturn (Su Kulesi). Bu tarihi iki yapıyı, eşsiz kent silüetiyle beraber doyasıya seyrediyoruz. Sonra daha yakından görmek üzere köprüye çıkıyoruz.

Luzern – Wasserturm (Su Kulesi)

14.yüzyılda inşa edilen tarihi ahşap köprü Kappelbrücke’ün tavan kirişlerinde yer alan üçgenler üzerinde yaklaşık 100 adet tablo bulunuyor. Bu resimlerde İsviçre tarihi, şehrin kahramanları ve azizleri betimlenmiş. Köprüye bitişik Wasserturm kulesi ise tarih boyunca hapishane, hazine binası ve arşiv binası gibi farklı amaçlar için kullanılmış.

Kappelbrücke – Tavan kirişleri üzerindeki tarihi tablolar

Tarihi köprü, 1993 yılında çıkan yangında zarar görse de restore edilip ertesi sene tekrar kullanıma açılmış. Ancak yangının etkileri halen belirli bölümlerde görülebiliyor, örneğin tarihi tablolardan bir kısmı kurtarılamamış. Bu tabloların yerinde siyah boşluklar var maalesef…

Luzern – Jesuitenkirche

Köprünün biraz ilerisinde nehir kıyısında Jesuitenkirche (Cizvit Kilisesi) iki güzel kulesiyle yükseliyor. Barok mimariye sahip bu kilisenin pembe-beyaz renklerle süslenmiş iç mekanı görülmeye değer. Reuss kıyısında oturup soluklanırken kiliseyi, tarihi köprü ve kuleyi ve tabii ki daha uzaktaki görkemli Alp zirvelerini seyre dalıyoruz…

Luzern’de tarihi köprü ve kule, arkada Alpler…

Nehir kıyısından eski şehirin sokaklarına doğru yol alıyoruz. Önce Kapelplatz‘a çıkıp meydana adını veren Peterskapelle‘i (St.Peter’s Chapel), daha sonra şehrin tarihi belediye binası Rathaus‘u ve hemen yanındaki Saat Kulesi‘ni görüyoruz. Sonraki durağımız ise hemen yakınlardaki Weinmarkt (Şarap Pazar Meydanı) oluyor. Bu tarihi meydan ve sokaklarda gezerken en çok dikkatimizi çekense, apartmanların hemen hemen tamamının dış kısımlarını süsleyen resimler oluyor. Bu resimli apartmanlar kesinlikle şehre kendine özgü bir kimlik kazandırmış.

Luzern’in sokakları ve resimli apartmanları

Şirin sokaklar ve apartmanlar arasında yürüyüp şehrin en güzel meydanlarından birine, Mühlenplatz’a geliyoruz. Meydandan karşıya nehre doğru ilerlediğimizde ise şehrin bir diğer tarihi köprüsü Spreuerbrücke (Değirmen Köprüsü) karşılıyor bizi. Girişinde köprüye adını veren su değirmenleri, köprünün üzerindeyse küçük bir şapel bulunuyor. Bu tarihi ahşap köprüden nehri ve şehri izlemek de ayrı bir keyif veriyor.

Spreuerbrücke’den Reuss Nehri

Tıpkı Kappelbrücke’te olduğu gibi Spreuerbrücke’nin tavan kirişlerindeki üçgenlerde de tarihi tablolar var. Ancak diğer köprüden farklı olarak buradaki resimlerde Ortaçağ’da yaygın olduğunu öğrendiğimiz ölüm dansı tasvir edilmiş. Açık söylemek gerekirse bu resimlere bakmak biraz insanı ürpertiyor 🙂 Köprünün karşı kıyısında bulunan nehre bitişik iki farklı müze, Luzern Doğa Tarih Müzesi ve Luzern Tarih Müzesi, ziyaret edilebilir.

Spreuerbürcke üzerinde ölüm dansı tasvirleri

Köprüden inip daha yukarılara baktığımızda Luzern’in çok iyi korunmuş tarihi surlarını ve kulelerini görüyoruz. 600 yıllık geçmişi ve yaklaşık 900 metrelik uzunluğu ile sadece İsviçre’nin değil Avrupa’nın da en ikonik kalelerinden olan bu surların ziyarete açık kısımlarından Museggmauer ve Zyt Kulesi özellikle ziyarete değer. Şehrin en eski saat kulesi olan Zyt Kulesi’ndeki saatin her saat başından 1 dakika önce çalmak gibi ilginç bir özelliği var. Museggmauer’de harika bir şehir manzarası sizi bekliyor…

Luzern tarihi surları ve kuleleri

Tarihi surların ve kulelerin günümüzün yaşam alanları ile birleştiği cadde ve sokaklarda keyifle dolaşırken, şehrin çok iyi korunmuş bu tarihi dokusuna bir kez daha hayran kalıyoruz. Yürürken kah bir sur kemerinin altından geçiyor, kah bir tarihi kulenin yanında buluyoruz kendimizi…

Şehirle iç içe tarihi surlar

Surlardan biraz ileride şehrin simgelerinden biri daha var. Bunun için Museumplatz ile Löwenplatz’ı geçiyor ve görmeyi çok istediğimiz Löwendenkmal‘ın (Aslan Anıtı) önünde buluyoruz kendimizi. Fransız Devrimi esnasında Fransız Kralı XVI.Louis’i ve ailesini korurken hayatını kaybeden 800 İsviçreli askere ithaf edilen bu anıt, Danimarkalı heykeltraş Bertel Thordvalsen tarafından dizayn edilmiş ve 1821 yılında oyulmuş. Kayalara kazınmış bu acı dolu bakışlı Aslan Anıtı, Mark Twain tarafından “dünyanın en etkileyici ve en mahzun taş kitlesi” olarak nitelendirilmiş. Ki bu tariflemeyi sonuna kadar hak ediyor, aslana bakarken yüreğinizde acıyı hissediyorsunuz gerçekten…

Löwendenkmal (Aslan Anıtı)

Löwendenkmal ziyareti sonrası hemen yakınlarda bulunan iki ayrı müze de ziyaret edilebilir. Bunlardan ilki Gletschergarten‘in girişine anıtın bahçesindeki merdivenleri çıkarak ulaşılıyor. “Buz Bahçesi” olarak da nitelendirilebilecek bu müzede, bu bölgeyi kaplayan buzulların 20000 yıl önce oluşturduğu çukurlar bulunuyor. Ayrıca buzul oluşumlarından kalan fosiller ve minareller sergileniyor. Aslan Anıtı’nın hemen karşısında yer alan ikinci müze Alpineum‘da ise Alpler’e ait güzel tablolar ve resimler bulunuyor.

Hofkirche St.Leodegar

Löwendenkmal’den göl kıyısına doğru ilerliyoruz. Göl kıyısına ulaşmadan biraz önce kendimizi Hofkirche St.Leodegar‘ın önünde buluyoruz. Kulelerini şehrin farklı bölgelerinden gördüğümüz bu Roma-Katolik kilisenin kökleri 8.yüzyıla kadar uzansa da aslen 17.yüzyılda tamamlanmış. Kilisenin merdivenlerinin hemen aşağısında bulunan kırmızı-beyaz otel ve restorantların bulunduğu meydan da kilisenin bulunduğu bölgeyi ayrıca güzelleştirmiş.

Luzern’den görkemli Pilatus Dağı

Kiliseden kısa bir yürüyüşle göl kıyısına ulaşıyoruz. Mavi berrak suları çevreleyen dağları bir de buradan izliyoruz. Luzern’in çevresindeki ünlü üç zirveden biri olan şehrin güneyinde yer alan Pilatus, enfes manzarasıyla nefesimizi kesiyor. Diğer iki ünlü zirve Rigi ve Tittus farklı konumlarda ve Pilatus kadar yakın değil, ayırt etmek mümkün olmuyor. Gerçi zirvelerin hepsi ayrı güzel, kendimizi manzaranın güzelliğine bırakıyoruz bir süreliğine…

Dört Kanton Gölü ve Alpler’in enfes manzarası

Gölün bu kıyısında Luzern’in ilk oteli olan ünlü Grand National Hotel dahil olmak üzere birçok otel ve restorant bulunuyor. Kıyıda yaptığımız yürüyüş sonrası Luzern’de ziyaret etmek istediğimiz son yere geçiyoruz: İsviçre Ulaşım Müzesi (Verkehrshaus der Schweiz).

İsviçre Ulaşım Müzesi (Verkehrshaus der Schweiz) – 1

Kendi türünde Avrupa’nın en büyük müzesi olan İsviçre Ulaşım Müzesi, özellikle çocuklar için dizayn edilmiş olsa da, yetişkinler için de fazlasıyla keyifli. Müze kompleksinde, İsviçre’nin uzmanlaştığı tren ulaşımı ve mühendislik harikası lokomotifler başta olmak üzere, otomotiv, deniz ulaşımı ve havacılık alanlarını içeren 4 ana kısım yer alıyor. Bunlara ek olarak bir görsel sanatlar müzesi olan Hans Erni Museum da aynı kompleks içerisinde ziyaret edilebiliyor.

İsviçre Ulaşım Müzesi (Verkehrshaus der Schweiz) – 2

Tren ulaşımı kısmında eski-yeni birçok lokomotifin yanı sıra ünlü Sankt Gotthard hattının bir bölümünün replikası görülebiliyor. Swiss Air uçaklarının öne çıktığı havacılık kısmının yanı sıra, eksi-yeni birçok spor arabayı ve Redbull’a ait F1 araçlarını yakından görebileceğiniz otomotiv kısmının da oldukça ilginç olduğunu söyleyebilirim. Müzede, çocuklar için öğretici birçok oyun bulunuyor ve teknolojiden de sonuna kadar faydalanılmış. Bu müzeyi hakkıyla gezebilemek için en azından 3-4 saatinizi ayırmanız gerekse de buna gerçekten değiyor.

İsviçre Ulaşım Müzesi (Verkehrshaus der Schweiz) – 3
İsviçre Ulaşım Müzesi – Hans Erni Museum’dan bir eser

Müzeden çıkınca bu güzel şehirden hiç unutmayacağımız anılarla ayrılmak üzere tren garına doğru yol alıyoruz. Bize yine eşsiz bir göl-dağ-şehir manzarası eşlik ediyor…

Zug

Zürih’le Luzern’in neredeyse tam ortasında bulunan Zug şehri, diğer iki şehre de yaklaşık yarım saatlik bir mesafede bulunuyor. Bu kadar yol üstündeyken Luzern’den Zürih’e dönerken Zug’a da uğramak istiyoruz. Zug tren istasyonundan göle ve şehir merkezine doğru yürüyoruz. Yol üzerinde küçük ve şirin bir kilise olan Reformed Church of Zug‘u görüyoruz.

Reformed Church of Zug (Reformierte Kirche Zug)

İsviçre’de her şehirde bir göl olmasına alıştık, hatta göl olmasa yadırgıyacak durumdayız artık :). Zug da aynı isimli Zug Gölü‘nün (Zugersee) hemen kıyısına kurulmuş. Ve yine Zug’da da gölü çevreleyen yeşil ormanlar, daha uzakta yükselen heybetli dağlar ve gölün mavi berrak suları muhteşem bir uyum içinde…

Zug Gölü (Zugersee) – 1

Zug’un belki de en güzel ve canlı caddesi Vorstadt gölün kıyısındaki “felaket koyu” anlamındaki Katastrophenbucht üzerinde yer alıyor. Buraya bu ismin verilmesi, 1887 yılında göl kenarındaki rıhtımın çökmesi sonucu yaşanan ve birçok insanın ölümüne sebep olan olaydan kaynaklanıyormuş. Yaşanan bu üzücü olayı hiç unutmamak için bu ismi korumuşlar.

Katastrophenbucht – Zug

Günümüzde Katastrophenbucht’ta rıhtımın alt kısımları rengarenk boyanmış, tıpkı caddenin karşı tarafındaki rengarenk apartmanlar gibi. Rıhtım üzerinde yürürken göl manzarasının, çevremizdeki rengarenk birbirine bitişik evlerin ve şehrin sakinliğinin tadına varıyoruz…

Zug’un rengarenk apartmanları

Vorstadt’taki rengarenk bu evlerin alt kısımlarında güzel restorantlar bulunuyor. Bunlardan birinde oturup yemek yerken göl manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

Zug Gölü (Zugersee) – 2

Göl kıyısından ayrılıp şehrin daha iç cadde ve sokaklarında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Zug küçük ve sade bir şehir, ayırdığımız yaklaşık 2 saatlik bir süre bu şehri keşfetmeye yetiyor. Zürih’e dönüş yolunda da Zug’a yaptığımız bu kısa ziyarete değdiğini düşünüyoruz…

Grindelwald

Göl kıyısına kurulmuş tarihi şehirlerden sonra İsviçre’de yapmayı en çok arzu ettiğimiz rotalardan biriyle devam etme zamanı şimdi. Zürih’ten Alpler’e, Grindelwald’e doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 2 saat süren yol üzerinde İsviçre’nin muhteşem doğasına bir kez daha tanıklık ediyoruz. Rotamız üzerinde Luzern’i geride bırakıp 3 ayrı gölün (Sarnen, Lungern ve Brienz Gölleri) yanından ilerliyor ve Interlaken’e ulaşıyoruz. Interlaken’de muhteşem dağ manzaralarını görmeye başlıyor ve içeriye, dağlara doğru ilerliyoruz. Sonunda muhteşem bir coğrafyanın ortasındaki Grindelwald‘teyiz.

Grindelwald’ten zirveler

İsviçre’nin ortasında yer alan bir dağ köyü olan Grindelwald, ülkenin gözbebeği dağ yerleşimlerinden biri, belki de birincisi. Uluslarası Kayak Merkezi olmasının yanı sıra Alpler’in en önemli zirvelerinden bazıları tarafından çevreleniyor. 3454 metrelik yüksekliği ile dünyanın en yüksekteki tren istasyonunu barındıran Jungfrau (zirve 4168m), buzulları ve heybeti ile dikkat çeken Eiger, Mönch ve Wetterhorn bu zirvelerin en dikkat çekenleri olarak sayılabilir.

Teleferikten Grindelwald ve Alpler

Gelir gelmez kendisini hissettiren tertemiz dağ havasını ciğerlerimize doldururken, bizi çevreleyen muhteşem manzara karşısında adeta büyüleniyoruz. Bir süre sonra şaşkınlığımızı atlatıp, Alp zirvelerini izlemek için müthiş manzaralar sunan en yakın zirve First‘e doğru teleferik merkezine yürüyoruz. Teleferikte ilerlerken gözlerimizi dört açıyoruz, manzaramız yükseldikçe güzelleşiyor…

First’ten muhteşem güzelliğiyle Eiger

Teleferik First’e geldiğinde en yüksek noktasına çıkıyoruz. Önce uçurumun kenarındaki yürüyüş yolunu ve daha ilerideki seyir platformunu görüyoruz. Bulutların arasında yükselen Eiger’in muhteşem görüntüsüyse zihnimize kazınıyor…

First’in manzaralı restorantı

Dört bir yanımızda eşsiz manzaralar var. Buzul ve karlarla kaplı dağ zirveleri, görkemli dağlar, uçurumlar, yemyeşil çayırlar, yukarılardan akan sular, minik şelaler… Seyretmeye doyamıyor insan. Yukarıda hava ise oldukça değişken, güneş bir var bir yok. Bulutlar hiç olmadığımız kadar yakın. Tüm bu manzaraya karşı First’in arka tarafındaki şirin restoranta oturup keyifle yemek yiyoruz.

Buzullarla kaplı görkemli zirvesiyle Wetterhorn

Yemek sonrası adrenalin zamanı diyor ve uçurumun kenarındaki yürüyüş platformuna doğru ilerliyoruz. Her ne kadar çok yüksekte olsak da güven veren platformda korku hissi çok az oluyor. Alpler’in eşsiz manzarası eşliğinde, sarp bir uçurum kıyısında yürüme deneyiminin eşsizliği ise bir mıh gibi zihnimize kazınıyor…

Yürüyüş platformundan bulutların arasında Eiger

Yürüyüş platformunun sonu seyir platformununa bağlanıyor. Burada 1-2 dakikalık bir fotoğraf çekme deneyimi için kısa sayılmayacak bir kuyruk var. Gelmişken yarım saat sürecek bir bekleyişe değer diyoruz ve sıraya giriyoruz. Seyir plarformunun ucuna doğru ilerledikçe adrenalin artıyor, platform rüzgardan sallanıyor. Sıra geldiğindeyse zaman dursun istiyor insan, o anlarda bu zirveler sanki size ait oluyor. Ama sadece çok kısa bir an için 🙂 Tadını çıkarın…

Seyir terasından Alp zirvelerinin tariflenemez güzelliği…

Zirvelerin bu eşsiz manzarasını bırakıp gitmek hiç istemesek de farklı deneyimler çağırıyor bizi. Teleferikle Grindelwald’e dönüyor, bu şirin dağ köyünün caddelerinde kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Şimdi rotamızda bir diğer dağ köyü Lauterbrunnen var.

Lauterbrunnen

Grindelwald’le Lauterbrunnen arası oldukça yakın, 20-25 dakikalık bir yolculuk sonrası Lauterbrunnen‘e ulaşıyoruz. Lauterbrunnen’e ulaşınca, Grindelwald’teyken konum olarak kuzeyinde yer aldığımız Eiger, Mönch ve Jungfrau zirvelerinin batısına geçiyoruz. Yani şimdi aynı zirvelere farklı açılardan bakma zamanı…

Alpler ve Staubbach Şelalesi

Alpler’in arasındaki derin bir vadide yer alan Lauterbrunnen de, Grindelwald kadar tesise sahip olmasa da, çok şirin bir dağ köyü. En çok bilinen özelliği ise köyün batısında yer alan dağların üzerinden akan Staubbach Şelalesi. Öyle ki şelale hiç beklemediğiniz bir zamanda aniden karşınıza çıkıveriyor, karşımızda yine çok etkileyici bir manzara var. İzlemeye doyum olmuyor…

Lauterbrunnen – Staubbach Şelalesi

Şelaleye daha yakından bakmak için yukarıya tırmanmaya başlıyoruz. Oldukça dik bir patikada başlayan tırmanışımız, sonrasında en az onun kadar dik basamaklarla devam ediyor. Her güzel şeye ulaşmak için efor sarf etmek gerekiyor, halimizden şikayetçi değiliz. Şelaleye doğru yükseldikçe manzaramız da farklılaşıyor ve güzelleşiyor.

Yüksek Dağların arasındaki Lauterbrunnen

Basamakların bir bölümünden sonra bir tünele ulaşıyoruz ve bu tünelin sonundaki merdivenlerden tırmanışın son bölümüne geçiyoruz. Biz yaz ayında burada olduğumuz için şelalenin suları daha cılız akıyor. Suların daha gür olduğu mevsimlerde tehlikeli olabileceği için sanırım bu tünel sonrasına geçilmiyor,

Lauterbrunnen – Şelaleye doğru giden tünelin içinden

Artık başlangıç noktamızda oldukça yüksekteyiz. Manzaramızda eşsiz Alp zirveleri, derin vadideki Lauterbrunnen, bulunduğumuz sarp yamacın dibindeki verimli çayırlarda ünlü Alp inekleri var. Tam bu noktada Heide’yi hatırlamadan geçmek olmaz 🙂

Ünlü Alp inekleri, aşağıda Lauterbrunnen, solda yukarıda Wengen

Karşıda daha yukarılarda dikkatimizi bir dağ köyü daha çekiyor. Burası ünlü zirvelere en yakın dağ köylerinden biri olan Wengen. Wengen’in, orada yaşayanlar dışında araba ile ulaşıma kapalı olduğunu öğreniyoruz. Tam bu sırada gözümüze Wengen’e doğru yolda olan Alpler’in mühendislik harikası trenlerinden biri çarpıyor, ki Wengen’e çıkmanın tek yolu da bu (çok meşakatli bir yürüyüş dışında :)). Biz yapamadık ama Alpler’e gelmişken bu trenlerden birine binmek, yaşanması gereken deneyimlerden biri diye düşünüyorum.

Şelaleye doğru tırmanışta son nokta

Şelaleye en yakın olunan en yüksek kısma kadar tırmanıyoruz. Bu kısımda şelaleyi görebilmek çok da mümkün değil, açıkçası şelale aşağıdan çok daha güzel görünüyor. Yukarıdansa karşı dağların ve Lauterbrunnen’in manzarasını izlemek çok keyifli, bunu bilerek çıkmanızda fayda var. Aşağıya iniş çıkmak kadar zor olmuyor elbette. Lauterbrunnen’de yaptığımız kısa bir tur sonrası bu ünlü Alp zirvelerine veda ediyor, Zürih’e doğru geri dönüş yoluna koyuluyoruz.

Walensee – Weesen – Amden

İsviçre’deki son rotamız yine doğa ile iç içe olacağımız günü birlik bir rota. Zürih’ten arabayla yaklaşık 45 dakikalık bir yolculukla Walensee‘nin (Lake Walen) kıyısındaki Weesen kabasına ulaşıyoruz. Evet, yine ve yeniden bir göl kıyısındayız ve yine muhteşem manzaralar var karşımızda…

Walensee’den manzaralar – 1
Walensee’den manzaralar – 2

Weesen kasabası ve gölün üçte ikilik kısmı St.Gallen kantonu sınırları içerisinde yer alıyor. Gölü besleyen 3 ana ırmaktan Linth nehri, aynı zamanda Zürih Gölü ile Walensee’yi birbirine bağlıyor.

Walensee’den manzaralar – 3

Masmavi bir gökyüzü ve gölün dupduru sularını çevreleyen yemyeşil bir coğrafyanın kıyısında, enfes bir doğa yürüyüşüne başlıyoruz. Görkemli dağların görüntüsüyse pastanın üzerindeki krema gibi. İnsan böyle bir güzelliğin içerisindeyken yorgunluk nedir hissetmiyor, yürüdükçe yürüyor gördükleriyle zaten dinleniyor…

Walensee’den manzaralar – 4

Gölün kıyısından biraz daha yükseklere doğru yürümeye başlıyoruz yavaş yavaş. Amacımız buraya kadar gelmişken bir diğer doğa harikası Seerenbach Şelaleri‘ni (Seerenbach Falls) görmek. Önce yemyeşil çayırların üzerinde buluyoruz kendimizi. Çayırların ortasında 14.yüzyıldan kalma Strahlegg Kalesi‘nin (Burgruine Strahlegg) kalıntılarını da görüyoruz. Sonra şirin bir yürüyüş patikasına çıkıyoruz. Dura dinlene, muhteşem manzaraların tadını çıkararak şelalere doğru tırmanışa geçiyoruz.

Walensee’nin yemyeşil çayırları
Betlis Şapeli

Şelalere yaklaştıkça, yanımızda dağınık çiftlik evleriyle dikkatimizi çeken güzel bir köy beliriyor. Köyün bittiği yerde şelalere artık çok yakınız. Tam bu nokta durup soluklanmak için ideal: bir yanımızda köyün şapeli, Betlis Şapeli; diğer yanımızda çok yükseklerden bir çizgi gibi akan şelaleler…

Seerenbach Şelaleleri -1
Seerenbach Şelaleleri – 2

İsviçre’nin en yüksek şelalesi olan Seerenbach Şelaleleri’ni yakından seyredebilmek için artık son bir tırmanış yeterli. Yaklaştıkça daha da güzelleşen bir doğanın içine giriyoruz. Sık ormanların arasından güneşi seçebilmek neredeyse imkansız. Ve ansızın seyir terasına ulaşıp şelaleleri tam karşımızda buluyoruz. Şelaleler çok güzel, ormanları ayrı güzel, daha aşağıdaki göl ise apayrı güzel. İnsan burada bu manzara eşliğinde gerçekten yaşadığını hissediyor işte…

Kanyondan orman ve göl manzarası…

Ne kadar istemesek de her çıkışın bir inişi oluyor. Tesellimiz aynı harika manzaralar eşliğinde yapacağız bu inişi. Strahlegg Kalesi’nin kalıntılarına geldiğimizde Weesen’e yürüyerek değil de, bu kez göl üzerinden tekneyle dönelim diyoruz. Kalıntılardan aşağıya doğru, göl kıyısında bulunan iskeleye yürüyoruz.

Walensee – Göl kıyısından…

Çok geçmeden Weesen’e giden tekne geliyor. Walensee ve çevresinin güzel manzaralarını bu kez de gölden izlemenin keyfini yaşıyoruz. Weesen’in daha yukarısında bulunan, göle daha yukarıdan bakma avantajına ve dolayısıyla çok güzel manzaralara sahip Amden kasabasını da göl üzerinden görebiliyoruz.

Tekne üzerinden Walensee – 1
Tekne üzerinden Walensee – 2

Yaklaşık 15 dakika süren tekne yolculuğumuzun nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Weesen’de göl kenarında kısa bir yürüyüş yapıyor, sonrasında Zürih’e doğru geri dönüş yolculuğuna başlıyoruz.

İsviçre’nin tarihi ve düzenli şehirleri, saymakla bitmeyen gölleri, orjinal şelaleleri ve tabii ki efsanevi dağları ile dopdolu geçirdiğimiz bu büyülü yaz günlerinin sonu geliyor böylece.

Bitirmeden önce son söz; İsviçre’deki değerli dostlarımıza sonsuz teşekkürler… Siz olmasaydınız birbirinden güzel bu unutulmaz anları yaşamamız mümkün olmazdı… Bu yazı da yazılamazdı 🙂

Gezi Tarihi: Temmuz 2022

Kitap Önerisi: Büyülü Dağ – Thomas Mann

You may also like...

2 Responses

  1. Cantürk dedi ki:

    Ben 2yıl kaldım ve doyamadım insanlar hep mütevazi nazik. Kibar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir