… Berlin’e (2)

Yaklaşık 4 saatlik güzel bir tren yolculuğu sonrası Prag’tan Berlin’e varıyoruz. Gara çok yakın olan otelimize hemen yerleşip vakit kaybetmeden gezmeye başlıyoruz.

Trenden indiğimizde ilk telaşeyle çok da fark edememişiz, ama sonra ulaşım için defalarca bulunma fırsatı bulduğumuz modern mimariye sahip Berlin Gar Binası (Berlin Haupthbahnhof) belirli süre vakit ayırabilecek güzel bir yapı. 2006’da tamamlanan bu bina -olması gerektiği gibi- lokasyon olarak da şehrin merkezinde yer alıyor.

Berlin Gar Binası – Berlin Hauptbahnhof

Reichstag- Bradenburger Tor

Otelden çıkıp Gar Binası’nın önünden geçiyoruz. Arka tarafa doğru ilerleyip Spree Nehri’ni geçtiğimizde Reichstag‘ı karşımızda buluyoruz. Reichstag tarihte çok daha farklı dönemlere hizmet etse de günümüz Almanyası’nda demokrasinin simgesi durumunda. Binanın mimari olarak en önemli özelliği ise şehrin çoğu bölgesinden de görülebilen dev cam kubbesi.

Reichstag

Reichstag’ın önünden geçip yürümeye devam ediyoruz. Hedefimiz kentin simgelerinden biri olan Bradenburger Tor. Kısa bir yürüyüş sonrası önüne ulaşıyoruz. Atina’daki Parthenon Tapınağı’ndan esinlenerek tasarlanan yapı 18.Yüzyıl’ın sonlarında inşa edilmiş. 2.Dünya Savaşı sonrası Berlin Duvarı ile ikiye ayrılan şehirde tarafsız alanda kalan bu kapı, duvarın yıkılması ile birlikte coşkulu kutlamaların merkezi olmuş.

Kapıyı bir süre seyrettikten sonra önünde uzanan meydanda yani Pariser Platz‘da bir süre yürüyoruz. Fransa ve ABD Büyükelçilik binalarına da ev sahipliği yapan bu meydan kentin en turistik meydanlarından biri ve dolayısıyla nispeten kalabalık.

Bradenburger Tor

Pariser Platz’dan ayrılıp Potsdamer Platz’a doğru yürümeye başlıyoruz. Hemen solumuzda 2.Dünya Savaşı sırasında katledilen Avrupa Yahudi’lerinin anısına yapılmış Holocaust Memorial yani Soykırım Anıtı‘nı görüyoruz. Çok geniş bir alana inşa edilmiş bu anıt, farklı yükseklikteki 2700 adet sütundan oluşuyor. Sütunların arasında yürüyüp kaybolurken her birinin bir insanı simgelediğini düşünmek tüylerimizi ürpertiyor. Tarihteki en büyük katliamlardan biri için yapılmış bu anıt yapı orjinalliği ile de etkileyici gerçekten…

Holocaust Memorial – Soykırım Anıtı

Potsdamer Platz

Soykırım Anıtı’ndan ayrılıp şehrin diğer önemli merkezlerinden biri olan Potsdamer Platz‘e geçiyoruz. Bu meydan zamanında tüm Avrupa’nın en canlı meydanlarından biriymiş, fakat 2.Dünya Savaşı sonrası bölünmüşlüğün ve ayrılığın simgesi haline dönüşmüş. Duvarın yıkılması ile beraber eski canlılığına yavaş yavaş yeniden kavuşan bu meydanda Berlin Duvarı’nın kalıntılarını görmek halen mümkün.

Ünlü markalara ait gökdelenlerin çevrelediği meydanın Amerikanvari bir havası var. Sony’nin Avrupa’daki ilk büyük mağazası olan Sony Center ayrı bir cazibe merkezi. Burada bulunan Film Museum Berlin ziyaret edilebilir. Sony Center’da biz de biraz zaman geçiriyoruz. Meydanda gördüğümüz en ilginç şeyse Berlin’in 1924 yılında kurulan, tasarımına da bayıldığımız, ilk trafik lambasının halen yerinde duruyor oluşuydu.

Potsdamer Platz
Berlin’in ilk trafik lambası – Potzdamer Platz

Berlin Duvarı Müzesi (Berlin Wall Memorial)

Potsdamer Platz’dan Berlin Duvarı Müzesi‘ne geçmek için ayrılıyoruz. Metroya binerek Berlin Nordbahnhof durağında iniyoruz. Duraktan inince biraz yürüyünce açık hava müzesi karşımıza çıkıyor.

Kentin geçirdiği en karanlık yıllara adanmış bu müzede duvarın bir kısmı olduğu gibi sergilenirken, duvarı bir şekilde geçmeye çalışırken öldürülen insanları ve onların hikayelerini görüp okumak içimizi acıtıyor. Bir gecede alınan kararla yakın akrabalarından, arkadaşlarından, sevgililerinden, hayallerinden ayrı bırakılan insanlar… Yaşamadan bilmek imkansız gerçekten…

Berlin Duvarı Açık Hava Müzesi

İlk günü burada noktalayıp otelimize dönüyoruz.

Under den Linten

İkinci güne başlamaya karar verdiğimiz yer: Under den Linten. Otelden çıkıp Gar binasından metroya binerek Under den Linten’e ulaşıyoruz. Yaklaşık 60m genişliğindeki bu geniş cadde Pariser Platz’dan Berliner Dome’a kadar uzanırken şehrin en görkemli ve ünlü bazı binalarına da ev sahipliği yapıyor.

“Ihlamurlar Altında” anlamını taşıyan caddede yürümeye başlıyoruz. Solumuzda Alman Devlet Kütüphanesi ve Humboldt Üniversitesi binalarını görüyoruz. Humboldt Üniversitesi; Hegel, Max Planck ve 2. Dünya Savaşı’nda ülkeyi terk edene kadar Albert Einstein gibi akademisyenlerin ders verdiği önemli bir üniversite olarak biliniyor.

Humboldt Üniversitesi

Üniversite binasının hemen yanında Berlin’in ünlü mimarlarından Schinkel’in eseri Neue Wache‘yi görüyoruz. 1818 yılında tamamlanan bu yapı günümüzde savaş kurbanlarının anısına adanmış. Caddenin karşı tarafında yine kentin önemli yapılarından Staatsoper Under den Linten (Devlet Operası) bulunuyor. Tüm bu görkemli bina ve yapıları seyrederek kentin simgelerinden Schlossbrücke‘ye (Saray Köprüsü) ulaşıyoruz. Köprünün tasarımı yine Schinkel’e ait ve üzerindeki heykeller görülmeye değer.

Neue Wache

Berliner Dom (Berlin Katedrali)

Berliner Dom‘un önündeki Lust-Garten‘ın çimlerine oturup katedrali izliyoruz. II.Wilhelm’in yaptırdığı katedral kentin önemli simgelerinden. Katedralin tüm ihtişamına rağmen çok daha güzellerini gördüğümüzü söyleyebilirim. Yan tarafımızda şehirdeki en büyük merak noktalarımızdan Müzeler Adası’nın ünlü 5 müzesinden en eskisi bulunuyor; Altes Museum. Katedrali seyredip çimlerdeki keyfi sonlandırınca Müzeler Adası’na doğru yürüyoruz.

Berliner Dom
Lust-Garden’dan Altes Museum

Museumsinsel (Müzeler Adası)

Müzeler Adası‘nda aşağıdaki haritadan da görebileceğiniz 5 müze bulunuyor. Bu müzelerden yine Schinkel’e ait eşsiz dış tasarımı ile Altes Museum antik Yunan ve Roma dönemi eserlerine, Neues Museum antik Mısır eserlerine, Bode-Museum Hristiyanlığın ilk dönemi, Bizans ve Ortaçağ Avrupa eserlerine, Alte Nationalgalerie ise genel olarak 19.Yüzyıl eserlerine ve dikkat çekici bir resim koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Ama bu müzelerden bizce en çekicisi Pergamon Museum, vakit kaybetmeden önündeki bilet sırasına katılıyoruz…

Müzeler Adası Haritası

Pergamon Museum

Pergamon Musuem, adından da anlaşılacağı gibi, İzmir-Bergama’da bulunan antik Yunan kentinden getirilen ünlü Bergama Sunağı başta olmak üzere Anadolu ve Mezopotamya eserlerinin sergilendiği müze. Malum şanssızlığımızın bir sonucu olarak müzenin bir kısmı tadilatta ve Bergama Sunağı’nı göremiyoruz :(. Ama buna rağmen gördüklerimiz bize yetiyor; Milet Pazar Kapısı, Babil Tören Alayı Sokağı, İştar Sokağı, Anadolu’dan Selçuklu dönemine ait eşsiz İslam eserleri, daha neler neler…

Milet Pazar Kapısı

Müzeyi gezerken Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarına tekrar hayran olmamak mümkün değil. Tüm bu zenginliklerin harman olduğu topraklarda yaşıyor olmanın ayrıcalığını Berlin’de bir kez daha hissediyorum. Ama müzeyi gezdikçe aklıma üşüşen sorular Ürdün’den getirilen Mshatta Sarayı’na ait kale girişinin önünde iyice belirginleşiyor. Osmanlı’nın son döneminde padişah II.Abdülhamit’in özel izniyle bu eşsiz eserin Almanya’ya nasıl getirildiği (belki de daha doğru deyişle nasıl kaçırıldığı) anlatılıyor. Ve tüm bu eserlerin ait olduğu topraklarda değil de bu kültürle, eserlerle hiçbir ilgisi olmayan Almanya’da sergileniyor oluşu içime dokunuyor. Bir yandan da düşünüyorum; acaba bu eserler ait olduğu coğrafyada kalsa bu şekilde korunup sahip çıkılır mıydı diye kendime soruyorum, işin içinden çıkamıyorum…

Pergamon Museum’da – Mezopotamya uygarlıklarına ait Heykel örneği
Pergamon Museum – Anadolu’dan Selçuklu İslam Eserleri…

Neues Museum

Pergamon Museum’u doya doya gezdikten sonra diğer müzelerden hem kalan zamanı, hem de daha ilginç olabileceğini düşünerek Neues Museum‘a geçiyoruz. Müze içerdiği eserlerin yanı sıra yüksek tavanlı holleri ve iç mimarisiyle de etkileyici. Müzede antik Mısır’a ait heykelleri, hiyeroglif tabletleri, mumya ve lahit örneklerini görüyoruz. Müzenin en ünlü eserlerinden olan Kraliçe Nefertiti’ye ait büstü de hayranlıkla seyrediyoruz.

Neues Museum’da

Müzeden çıkınca Alte Nationalgalerie’nin güzel bahçesinde dolaşıyor, keyifle zaman geçiriyoruz. Daha sonra Friedrichbrücke üzerinden nehrin karşı tarafına geçiyoruz. Köprü üzerinden Müzeler Adası’nın ve Berliner Dom’un manzarası bambaşka…

Nehrin karşı tarafından Müzeler Adası

Alexander Platz

Köprüden karşı tarafa geçip ilerliyoruz. Yürüyerek Berlin’in en canlı meydanlarından biri olan ve “Alex” olarak anılan Alexander Platz‘a ulaşıyoruz. Meydan oldukça kalabalık ve hareketli. Bulduğumuz bir banka oturup etrafımızdaki hareketliliği izliyoruz. 365m yüksekliği ile Fernsehturm (TV Kulesi) ve modern tasarımı ile Dünya Saati meydanı daha da renkli kılıyor.

Alexander Platz’da Dünya Saati ve Televizyon Kulesi

Meydanın diğer tarafına geçip yaklaşık 130 yıllık Neptün Çeşmesi‘ni ve St.Marien Kilisesi‘ni görüyoruz. Daha sonra yemek için daha önceden gitmeyi planladığımız Hasır Restorant için Hackescher Markt’a doğru yürüyoruz. Sonra Neue Synagoge‘u da görerek restorana ulaşıyoruz. Alman mutfağının pek de zengin olmadığını düşünerek seçtiğimiz Berlin’in bu ünlü Türk restorantında çok güzel ve lezzetli yemekler yiyoruz. Kesinlikle tavsiye ederim.

East Side Galery

Yediğimiz güzel yemek sonrası metroyla Ostbahnhof’a geçiyoruz. Ostbahnhof istasyonu modernize edilmiş şık bir bina. İstasyondan çıkıp buraya geliş amacımıza doğru ilerliyoruz; East Side Gallery. Bu açık hava galerisi, Berlin Duvarı kalıntıları üzerine çeşitli sanatçılar tarafından yapılan sayısız resimden oluşuyor. Ağırlıklı olarak barış, özgürlük, insanlık temalarının işlendiği birbirinden güzel resimleri hayranlıkla inceliyoruz ve bu eşsiz galeri hafızalarımıza kazınıyor…

East Side Gallery

Galerinin yan tarafında nehir kıyısında şirin bir sokak konserine denk geliyoruz. Önümüzdeki basamaklara oturup bir yandan müzik dinliyor, bir yandan nehri ve arkadaki ünlü Oberbaum Köprüsü‘nü izliyoruz. Hava kararıyor, akşam oluyor ve biz halimizden çok memnunuz…

East Side Gallery’de sokak konseri

Dolu dolu geçirdiğimiz günü çok keyifli bir şekilde noktalayıp otelimize dönüyoruz.

Tiergarten – Hayvanat Bahçesi

Berlin’deki son günümüze şehrin kalbindeki yeşil alanları gezerek yani Tiergarten‘dan başlamak istiyoruz. Tiergarten, “Hayvan Bahçesi” anlamında ve zamanında kraliyet ailesinin geyik gibi hayvanları avlanması için düzenlenmiş. Günümüzde ise havuzlar, kafeler ve güzel bahçelerle dolu büyük bir manzara parkına evrilmiş. Cumhurbaşkanlığı Konutu – Schloss Bellevue de bu büyük parkın sınırları içerisinde kalıyor.

Tiergarten’ın içindeki Berlin Hayvanat Bahçesi‘ne meşhur Elefantentor yani Fil Kapısı’ndan giriş yapıyoruz. Avrupa’nın en büyüğü olan bu hayvanat bahçesi geniş alanları, bakımlılığı, parkları, güzel bahçeleriyle oldukça iyi düzenlenmiş bir park. Biz de birkaç saatimizi keyifle bu büyük parkta geçiriyoruz. Hayvanların doğal ortamına yakın bir ortamda ve gerçekten bakımlı şekilde tutulması bir yana, yeşil alanlarının ve parklarının güzelliği bizi ferahlatıyor. Son olarak birçok sürüngen, balık ve böcek türünün yer aldığı Zoo-Aquarium Berlin‘i geziyoruz.

Berlin Hayvanat Bahçesinde Uzakdoğudan esintiler

Yıkık Kilise – Europa Center

Parktan çıkınca Breitscheidplatz yönünde ilerliyoruz. Bu meydanda kent için önemli birkaç yapıyı görme fırsatı buluyoruz. Öncelikle dikkatimizi camdan ilginç bir gökdelen olan Kranzler Eck çekiyor. Ama sonra bu meydanın asıl simgesi olan Kaiser Wilhelm Anıt Kilisesi‘ni yani daha bilinen ismiyle Yıkık Kilisi‘yi görüyoruz. 2.Dünya Savaşı’ndaki bombardımanda bir kısmı yıkılan kilise halen o günlerin izlerini tüm kent için hissettiren bir yapı konumunda. Aslı 113m olan kulenin yüksekliği, yıkılan kısım sonrası 63m’ye düşmüş.

Yıkık Kilise’nin hemen yan tarafında meydanın bir diğer önemli yapısı Europa Center bulunuyor. Önce ön tarafındaki Dünya Çeşmesi‘ni seyrediyor, sonra Europa Center’a giriyoruz. Mağazaları, tiyatrosu, restoranları ile modern bir alışveriş merkezi olan bu yapı oldukça popüler. Biz de şık restoranlardan birinde oturup yemek yiyor ve ortamın tadını çıkarıyoruz.

Yıkık Kilise

Yemekten sonra Europa Center’dan ayrılıp Tauentzienstasse’ye doğru ilerliyoruz. Bu caddede Berlin’in kuruluşunun 750.yılı anısına dikilen çelikten yapılma Berlin Heykeli‘ni görüyoruz. Heykel birbirine kavuşmaya çalışan ama hiçbir noktada birleşmeyen iki çelik çubuktan oluşuyor ki Berlin’in bölünmüş günlerini gerçekten çok iyi anlatıyor…

Karşı tarafta Berlin’in yine en şık ve popüler alışveriş merkezi KaDeWe‘yi görüyoruz. İçine girdiğimizde alışveriş merkezinin kendine has dizaynı ve iç yapısı bizi şaşırtıyor. Bir süre katları dolaşıyor, mağazaları geziyoruz.

KaDeWe Alışveriş Merkezi

KaDeWe’den ayrılınca uzun bir yürüyüşle Potsdamer Platz’a kadar uzanıyoruz. Biraz yorucu olsa da güzel bir şehir turu oluyor. Bu yürüyüş esnasında kendine has mimarisi ile Shell Haus ve Berlin’in kültür merkezi konumundaki Neue National-Galerie, Kulturforum ve Philarmonie binaları (vaktimiz olsaydı bir gösteri izleseydik veya içini de doya doya gezseydik diye hayıflanarak da olsa) gördüklerimiz arasında yerini alıyorlar.

Friedrichstrasse – Checkpoint Charlie

Potsdamer Platz’dan metroyla Friedrichstrasse üzerindeki eski Doğu ve Batı Berlin’in geçiş noktası konumundaki Checkpoint Charlie‘ye geliyoruz. Buradaki simgesel geçiş noktasında, Sovyet ve Amerikan askerlerinin karşılıklı büyük birer resmi bizi karşılıyor. Soğuk savaş günlerinin anıları taze tutulurken ibret verici tarihi bir ders olarak da okumak mümkün. 2.Dünya Savaşı’nın saldırgan Almanyası savaşı kaybediyor, başkenti (ve hatta tüm ülke) ikiye bölünüyor ve kontrol bu topraklarla hiçbir ilişkisi bulunmayan 2 dev kutupta. Onlar ne derse o oluyor…

Checkpoint Charlie

Checkpoint Charlie’nin biraz ilerisinde Berlin’in bir diğer popüler alışveriş merkezi Fransızların ünlü mağazası Galeries Lafayette bulunuyor. Buradaki şık ve pahalı vitrinlere hızlıca göz gezdirip binanın arka tarafında kalan Gendarmenmarkt‘a doğru yürüyoruz. Burada Huguneot mültecilerine ithafen inşa edilmiş birbirinin aynısı 2 katedral, Fransız Katedrali ve Alman Katedrali, ve bunların tam ortasında güzel mimarisiyle Konzerthaus Berlin‘i görüyoruz.

Gendarmenmark’ta Konzerthaus Berlin

Gendarmenmark’tan ayrılınca tekrar Friedrichstrasse’ye dönüyoruz ve caddenin kuzey kısmına ilerliyoruz. Köprü üzerinden Spree Nehri’ni seyredip nehir yanındaki sokakları keyifle geziyoruz.

Friederichstrasse’den Spree Nehri

Kreuzberg

Berlin’de son olarak Türk mahallesi olarak bilinen Kreuzberg‘i gezmek istiyoruz ve metro ile Kreuzberg’e ulaşıyoruz. Gelince dükkan ve mağazalarda Türkçe tanımlamalar hemen dikkatimizi çekiyor, ve tabi Türk lokantaları da. Aslında amacımız buraya kadar gelmişken Mustafa’s Gemüse Kebap’ta yemek, ama önünde ününe yakışır öyle bir kuyruk var ki… O kadar beklemeye sabremedeyeceğimizi düşünerek civardaki başka bir Türk restoranında yiyoruz. Sonra Berlin’in merkezindeki turistik havadan farklı bir havaya sahip bu mahallenin sokaklarında biraz daha dolaşıp otele dönüyoruz.

Kreuzberg’te

Artık tarihinde birçok hüzün barındıran ama her şeye rağmen toparlanan, canlı ve modern bu Avrupa başkentine veda etme ve güzel anılarla Türkiye’ye dönme zamanı…

Gezi Tarihi: Ağustos 2018

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir