Göller Yöresi (Burdur – Isparta)
Ülkemizin her köşesi gerçekten ayrı bir güzellik barındırıyor. Ama bazen bu güzellikleri, burnumuzun dibinde olmasına rağmen göremiyoruz. Benim için Akdeniz Bögesi’nin kuzey batısında bulunan Göller Yöresi tam olarak böyle, daha önce defalarca bulunduğum Burdur ve Isparta’nın değerini ancak yıllar sonra bu geziyle anlayabildim. Gezi boyunca defalarca kez “Bunu neden daha önce yapmadım ki” dedim ama iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu günlerde daha geç kalmadığım için de bir o kadar memnunum. Yöredeki bazı göllerin kuruya kuruya iyice küçüldüğünü görmek ızdırap vericiydi, umarım gelecek nesillere bu güzellikleri layıkıyla bırakabiliriz…
Gezi rotamızı belirlerken ana amacımız bölgedeki gölleri yakından görmekti. Tabii fırsat bu fırsat çevredeki diğer güzellikleri de rotamıza aldık. İşte 9 farklı durak noktası ve doğal-tarihi zenginlikleriyle Göller Yöresi…
1- Lisinia Doğal Yaşam Köyü
Sabah erken saatlerde Ankara’dan Burdur’a doğru yola çıkıyoruz. İlk günkü gezimiz Lisinia Doğal Yaşam Köyü ile başlayacak. Yaklaşık 5 saat süren bir yolculuğun ardından Lisinia’ya ulaşıyoruz. Lisinia, Burdur Gölü’nün kuzeyinde Karakent köyü yakınlarında kalıyor. Aslında bu bölge lavanta yolu ve bahçeleri ile de ünlü. Yakınlarda bulunan Kuyucak Köyü ve Akçaköy bu konuda öne çıkıyor. Lisinia’da da lavanta bahçeleri bulunuyor ama biz 2-3 hafta ile asıl lavanta zamanını kaçırdık. Haziran sonu Temmuz başı lavanta bahçelerini görmek için en iyi zamanlar aklınızda bulunsun.

Lisinia’ya geri dönecek olursak; girişte bizi ağaç dallarından yapılmış şahin, kurt, vaşak ve insan heykelleri karşılıyor. Lisinia’nın çok orjinal ve iyi düşünülmüş bir proje olduğunu söylemeliyim. Bu proje veteriner hekim Özkan Sarıca’ya ait. Kendisi, ailesinden birçok kişinin kanserden vefat etmesinden yola çıkarak doğal yaşamı, kansersiz bir geleceği, bölgenin ekolojik dengesini destekleyen bir proje yapmak istemiş ve Lisinia’yı hayata geçirmiş… (Çalışılan 8 farklı proje ve Lisinia hakkında daha detaylı bilgi için: https://www.lisinia.com/tr/)

Bu doğal yaşam köyünde her şey adının hakkını verir şekilde “doğaya” uyumlu olarak tasarlanmış ve yapılmış. Çadır şeklindeki yapılar, kuleler, yürüyüş yollarının tamamı ahşaptan.
Girişte heykellerin yanındaki ahşap kuleye çıkıp yörenin ilk gölü, Burdur Gölü‘nü yukarıdan seyrediyoruz. Gelirken yol üzerinden gölün çekildiğini ve küçüldüğünü görmek bizi üzmüş, umutsuzluğa sürüklemişti. Lisinia’da göl sularını heba etmeden, doğal yöntemlerle nasıl tarım yapılacağı ile ilgili uygulamalar yapılıyor ve çevrede bu konuda bilinçlendirme çalışmaları da yapılıyor. Aslında bölgede lavanta ekiminin öne çıkarılması ve yaygınlaştırılması buna en güzel örneklerden biri, çünkü lavanta yetiştirmek için görece çok az suya ihtiyaç duyuluyormuş. Bunları öğrenmek bizim de içimizi biraz olsun rahatlatıyor…

Lisinia hiçbir hibe veya destek alınmadan gerçekleştirilen bir proje. Köyde, dünyanın ve ülkemizin çeşitli bölgelerinden gelen gönüllüler çalışıyor, bu proje onlar tarafından destekleniyor. Burada yapılan faaliyetlerden biri de çevreyi ve doğayı korumak için yapılan bilinçlendirme faaliyetleri. Bunun için iyinin / kötünün karşılaştırmalı olarak görülebileceği fotoğraflar, resimler ve boyamalar ile çarpıcı bilgilerin yer aldığı sergiler mevcut.
Lisinia’da tamamen doğal bazı ürünleri bulup satın alma şansınız da var. Bunlardan bazıları: lavanta balı, lavanta kolonyası, doğal krem ve sabunlar. Bunlara ek olarak kampüste, gözleme gibi yöresel lezzetleri tadabileceğiniz bir restoran ve sıcak-soğuk içecekler eşliğinde doğal yaşamın tadını çıkarabileceğiniz kafeler de mevcut.

Doğal tarım uygulamalarının yanı sıra, Lisinia’da gerçekleştirilen bir diğer faaliyet de yaban hayvanlarının korunması. Bunun için özel oluşturulmuş barınaklarda birçok yaban hayvanın bakımı ve koruması yapılıyor. Kartal, şahin, leylek, pelikan, yaban domuzu gibi tamamen yaban hayata ait birçok hayvanı görebiliyorsunuz. Çeşitli nedenlerle (avcılar tarafından vurulma, kimyasallarla zehirlenme vb.) bakıma ihtiyaç duyan ve bölgenin çeşitli yerlerinden getirilen bu hayvanlar, tedavi edilerek doğal hayata geri bırakılıyor. Bu kısmı da ilgiyle geziyoruz. Daha önce benzerini gezmediğimiz bu doğal yaşam parkını güzel anılarla geride bırakıyoruz…
2- Kovada Gölü
Lisinia’dan ayrılıp sıradaki güzergahımız Kovada Gölü’ne doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 2 saat süren bir yolculuk sonrası aynı isme sahip milli parkın içindeki Kovada Gölü‘ne ulaşıyoruz.
Göle ulaşmak için gölü çevreleyen yemyeşil bir ormanın içinden yürüyoruz. Ormanda çok farklı ağaç türleri ve muhteşem bir habitat var. Ağaç türlerinin tanınması için etiketlemelerle bilgilendirme de yapılmış, böylelikle farklı ağaç türlerini karşılaştırmalı olarak yakından görebiliyoruz.

Bir süre ormanın içinde yürüdükten sonra göle gidiş için yapılmış ahşap yola çıkıyoruz. İskeleye ulaştığımızda harika bir manzara bizi bekliyor: içinden tabiat fışkıran bir göl, yeşilin binbir tonu ve güneşin ışık-gölge oyunları..

Gölün çevresi, doğa yürüyüşü yapmak için bire bir. Ayrıca farklı noktalarda bulunan ahşap kuleler, yukarıdan manzaranın tadına çıkarmak için çok cazip. Milli Park girişine yakın konumda bulunan bilgi salonunda göl ve park içerisindeki bitki-hayvan habitatı hakkında detay bilgi alabilir, bitişiğindeki lokantada doğa içerisinde huzurlu bir yemek yiyebilirsiniz…
3- Eğirdir
Kovada’dan ayrılınca, 20-25 dakikalık bir uzaklıkta bulunan Isparta’nın ilçesi Eğirdir‘e geliyoruz. Eğirdir; gölüyle, gölün ortasındaki adasıyla, şehrin sırtını dayadığı görkemli ve sarp dağıyla kelimenin tam manasıyla özgün bir coğrafyaya ve güzelliğe sahip.

Önce Eğirdir Gölü’nü daha yakından seyretmek için Eğirdir Kalesi‘nin önünden Yeşilada‘ya geçiyoruz. Göl kıyısındaki bir çay bahçesine oturup gölü, karşıdaki kent merkezini ve Sivri Dağ‘ı uzun uzun seyrediyoruz. Gün batımına karşı çaylarımızı yudumlarken manzarının güzelliği bizi büyülüyor…

Bu küçük ama şirin ada, kesinlikle uzun bir süre ayırmayı ve üzerindeki otel veya pansiyonlardan birinde konaklayarak en azından bir haftasonu dinlencesini geçirmeyi hak edecek kadar güzel. Çevresinde kıyı boyunca yer alan restoranlarda keyifle yemek yerken, Eğirdir Gölü’nün büyüklüğü sayesinde kendinizi deniz kıyısında hissedebilirisiniz. Ayrıca adanın kuzey tarafındaki Aya Stefanos Kilisesi‘ne hızlı bir ziyaret yapabilirsiniz.

Güneşi uğurladıktan sonra Eğirdir kent merkezine geçiyoruz. Kalenin dışında Eğirdir’deki en önemli tarihi yapı Hızırbey Camii, şehrin tam merkezinde ve şehrin anayolunu ortadan ikiye ayırarak yolun ortasında duruyor. Anadolu Selçukluları döneminde Teke yöresinde hüküm süren Hamidoğulları tarafından yaptırılan bu caminin ne zaman inşa edildiği kesin olarak bilinmiyor. 1814 yılında Eğirdir’de çıkan yangında büyük zarar gören cami daha sonra tekrar yaptırılmış. Caminin karşısında yine Hamidoğulları döneminde yaptırılan Dündar Bey Medresesi yer alıyor ve bu 2 yapının ortak surlarının giriş kapısı üzerinde camiye ait minare orjinal bir görüntü ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra caminin kapısı ve medresenin içindeki taş işçiliği gerçekten görülmeye değer…

Cami ve medreseyi gezdikten sonra Eğirdir ana caddesi ve sokakları üzerinde yürümeye devam ediyoruz. Bu keyifli yaz akşamında kendimizi dondurma ile şımartmak istiyoruz ve bölgeye has çeşitlere özellikle de lavanta aromasına hayran kalıyoruz. Şiddetle tavsiye ediyorum, yazın giderseniz denemeden dönmeyin.
Gezimizin ilk gününün sonunda konaklamak üzere Eğirdir’den Isparta şehir merkezine Ramada by Wyndham Otel‘e geçiyoruz (yaklaşık yarım saatlik bir mesafe).
4- Isparta Şehir Merkezi
Sabah güne otelin terasında yaptığımız keyifli bir kahvaltı ile başlıyoruz, ki sonrasında gezmeye daha bir hazırız 🙂 Rotamızda önce Isparta şehir merkezinde hızlı bir tur, daha sonra Sagalassos Antik Kenti var. Vakit kaybetmeden şehir merkezine geçiyoruz. Görmeyi istediğimiz yerlerin tamamı, merkezde Mimar Sinan Caddesi ile İstasyon Caddesi’nin kesiştiği bölgede birbirine çok yakın mesafede.

İlk durağımız Mimar Sinan Camii olarak da anılan Firdesv Bey Camii oluyor. Bu camii kentin en eski camilerinden biri ve Firdevs Paşa tarafından 16.Yüzyıl’da Mimar Sinan stilinde yaptırılmış ki caminin neden 2 adı olduğu da böylelikle bizim için netleşiyor 🙂 Caminin hemen arkasında yer alan sokaktan devam edince Eski Üzüm Pazarı‘na ve çevresindeki sokaklara ulaşıyoruz. Bu pazar zamanında Firdevs Bey (Mimar Sinan) Camii’ne gelir elde etmek için yaptırılmış. 16 dükkandan oluşan bu pazar günümüzde de canlılığını koruyor. Civarındaki sokaklar da alışveriş sonrası soluklanmak için güzel mekanlar barındırıyor.

Pazarı ve civarındaki sokakları gezip dolaştıktan sonra, İstasyon Caddesi’nin karşı tarafına geçiyoruz. Bu tarafta yine birçok tarihi yapı bulunuyor. Önce, valilik binasının önünden geçerek Kutlu Bey (Ulu) Camii‘ye doğru yürüyoruz.
Adını padişah I.Murad’ın komutanı Kutlu Bey’den alan bu camii, şehrin en eski camilerinden biri olsa da 20.Yüzyıl’ın başlarındaki depremle yıkılmış ve 1922’de tekrar yaptırılmış. Kutlu Bey’e ait türbe de caminin girişinde bulunuyor. Bizimse dikkatimizi en çok caminin güzel çeşmesi çekiyor…

Caminin karşısında yukarıya doğru ilerlediğimizde şehrin diğer tarihi yapıları bir bir karşımıza çıkıyor. Sırasıyla Firdevs Bey Bedesteni, Dalboyunoğlu Hamamı, Halil Hamit Paşa Camii ve Peygamber Camii‘ni gezip görerek ilerliyoruz. Birbirine bu kadar yakın aralıklarla böyle bir tarihi yoğunluk her kentte bulunmuyor, Isparta bu anlamda gerçekten çok zengin. Ek olarak Bedesten’in arka tarafındaki meydanda, Isparta’nın gül şehri olmasında önemli rolü olan Gülcü İsmail Efendi’ye ait bir heykel bulunuyor. Heykelin yanında verilen bilgilerle gül yetiştiriciliğinin Isparta’da nasıl geliştiğini ve gülün kentin simgesi haline geldiğini bir çırpıda öğreniyoruz.

Isparta kent merkezinde yaptığımız bu hızlı ve keyifli tur sonrası Burdur il sınırı içerisinde yer alan Sagalassos Antik Kenti’ne doğru yola koyuluyoruz.
5- Sagalassos Antik Kenti
Torosların arasından, güzel ormanların içinden yaklaşık 1 saat süren bir yolculuk sonrası Burdur’un ilçesi Ağlasun’a ulaşıyoruz. Sagalassos, Ağlasun’un 7 km kadar kuzeyinde Akdağ yamaçları üzerine kurulmuş. Aşağıdan baktığımızda kente ait kalıntılar ve müze girişi görülebiliyor. Kente ulaşmak için çıkmamız gereken sarp yol ise bizi hafiften korkutuyor 🙂

Dikkatli bir yolculuk sonrası antik kent girişine ulaşıyoruz. Günümüzden bakınca böyle zor coğrafyalarda kurulan antik kentler için bizi düşündürten soru yol boyu aklımıza takılıyor: “Ne akla hizmet bu şehir buraya kurulmuş?” 🙂 Bazı fikirlerimiz var elbette ama çok geçmeden müze girişinde bu soru için detaylıca yer alan açıklamayla cevabımızı alıyoruz. Herhalde benzer soruları soran bir tek biz değiliz, kentin hemen girişinde bu bilgileri ziyaretçilerin yüzüne tokat gibi çarpmayı müze yönetimi uygun görmüş 🙂

Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki Pisidia Bölgesi’nin başkenti konumundaki Sagalassos gerçekten oldukça büyük bir antik kent. Tüm detaylarıyla gezebilmek için en azından 4-5 saat ayırmayı gerektiriyor. O kadar vakit ayıramayacaksanız da üzülmeyin, daha kısa ziyaretler düşünülmüş ve 4 alternatif rota belirlenmiş. En kısa olanı bile oldukça doyurucu. Uzun, daha uzun veya her detayıyla çok uzun gezeyim diyorsanız uygun rota konusunda seçim sizin:)

Antik kent girişinden önce yamacın aşağı doğru iniyor, aşağı agorayı ve kentin aşağı kısmında yer alan giriş kapısına kadar olan bölümünü geziyoruz. Kent, yaklaşık 1500 yıl önce bir depremle yıkılıp terk edilse de, günümüze kadar ulaşan kısımları da zamanının bu şaşalı ve büyük kenti hakkında oldukça iyi fikir veriyor.

Yukarı doğru çıktıkça gördüklerimiz bizi daha da etkiliyor, Antoninler Çeşmesi‘nde ise doruk noktasını buluyor… Çeşmenin önündeki muhteşem heykeller, zarif mermer sütunlar ve de çeşmenin halen çalışıyor oluşu bizi kendine hayran bırakıyor. Çeşme önündeki geniş meydanı ve 4 köşesindeki devasa sütunları da oldukça etkileyici buluyoruz.


Çeşmeden yukarı doğru ilerleyip Heroon‘u ve Dor Tapınağı‘nı görüyoruz. Aşağımızda ova ve Ağlasun, arkamızda sarp kayalık ve dağlar muhteşem manzaralar sunuyor. En meşakatli kısım ise antik tiyatroya çıkarken başlıyor. Bir yandan tırmanıyor, bir yandan solumuzda dağ yamaçlarında dikkatli bakınca görülen kaya mezarlarına takılıyor gözlerimiz…

Zamanında 9000 kişilik kapasitesiyle Sagalassos Tiyatrosu dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrosu olarak biliniyor. Yıkılan kısımlarına rağmen oldukça etkileyici olan tiyatroda bir yandan soluklanıyor, bir yandan her şeye daha bir yukarıdan bakmanın keyfini çıkartıyoruz. Tiyatroyu da gezip gördükten sonra artık bu etkileyici antik kentten ayrılma zamanı geliyor. Bir sonraki durağımız bu çok keyifli ama yorucu geziden sonra aradığımız her şeyi vaad ediyor…
6- Karacaören Baraj Gölü – Saklı Göl
Göller Yöresi’nde gezip göreceğimiz 5 gölden tek baraj gölü olan Karacaören Baraj Gölü‘ne doğru yola çıkıyoruz ve Sagalassos’tan 1 saat 15 dakikalık bir yolculuk sonrası baraj gölü kenarındaki Saklı Göl Evleri‘ne ulaşıyoruz.

Doğayla içiçe muhteşem bir ortamdayız. Saklı Göl’de sedir, bungalow ve çadır ev opsiyonları mevcut. Biz çadır evde kalmayı tercih ettik, memnun da kaldık. Bu evlerin tamamı uygun aralıklarla yerleştirilmiş ve hepsinin kendine ait verandası var. Göle nazır huzurlu bir ortamda kafa dinlemek ve rahatlamak çok için ideal bir yer…

Biraz dinlenip yorgunluğumuzu üzeriminden attıktan sonra göl kenarına inip yürüyüş yapıyor, gölü daha yakından seyrediyoruz. Meraklıları için gölde kano veya bisiklet gezisi de yapılabiliyor. Bisiklet demişken, göl çevresi ve ormanın içlerinde bisiklet parkuru mevcut. Yolların durumu ve engebeli araziyle beraber biraz zorlayıcı bir aktivite olabilir belirtmekte fayda var.

Göl kenarından yukarıya çıkıp restoranın altındaki yeşil alanda keyifle vakit geçiriyoruz. Gölde yüzülmüyor ama serinlemek için restoranın yan tarafında büyükçe bir havuz var, değerlendirilebilir. Ayrıca akşamları havuza ait kafe bir açık hava sinemasına dönüştürülüyor ki başarılı bir uygulama. Bunun gibi bazı ayrıntılar gerçekten iyi düşünülmüş; açık alanlarda konulan kitap dolaplarından istediğinizi seçip bu huzurlu ortamda okuma keyfi yapmanız teşvik ediliyor, düzenli aralıklarla konulan hamaklar sizi temiz bir uykuya davet ediyor…

Akşamı uzunca bir veranda keyfi yaparak geçiriyoruz. Sabah çadırımızın hemen üzerinden gelen kuş sesleri ile uyandığımızda puslu bir göl ve dağ manzarası karşılıyor bizi. Seyrine doyum olmayan bu manzarayı, güzel bir serpme kahvaltı eşliğinde uzun uzun izliyoruz. Karnımızı daha da önemlisi ruhumuzu doyurduktan sonra günün rotasına tam olarak hazırız…
7- Burdur Şehir Merkezi
Saklı Göl’den ayrılıp Burdur’a doğru yola koyuluyoruz. Torosların ve güzelim ormanların arasından önce Bucak’a sonra Burdur’a ulaşıyoruz. Burdur’da kısa zamanda yapmayı istediğimiz birkaç özel şey var. Bunlardan ilki için Oluklaraltı mevkindeki Bakibey Konağı‘na geliyoruz. Osmanlı döneminde 17.yüzyılda inşa edilen bu tarihi konağın mimarisine hayran kalıyoruz. Özellikle Başoda’nın tavan süslemeleri eşsiz güzellikte. Burdur’da Bakibey Konağı‘nın yanı sıra, başta Taş Oda Konağı (günümüzde aynı zamanda Etnografya Müzesi) ve Mısırlılar Evi olmak üzere birçok tarihi konak var, meraklılarına duyurulur…

Konaktan ayrılıp şehrin tarihi merkezine geçiyoruz. Burada yan yana 2 tarihi eser karşılıyor bizi. Bunlardan ilki Ulu Camii, Hamidoğulları tarafından 1300 yılında yaptırılmış. O dönemden günümüze kadar birçok kez onarım görmüş ve günümüze kadar gelmiş. Diğer tarihi yapı kıyasla çok daha yeni bir yapı olan Saat Kulesi. İlk olarak 19.yüzyılda caminin hemen 10 metre kuzeyine yaptırılan 30 metre uzunluğudaki bu kule, maalesef bir depremde yıkılınca 1936’da tekrar inşa edilmiş.

Şehrin simgesi konumundaki birbirine kardeş bu iki yapıyı arkamızda bırakıp, kentin tarihi sokak ve dükkanlarının yanından ana caddeye iniyoruz. Gazi Caddesi, Burdur’un en hareketli ve kalabalık caddesi. Cadde üzerinde ilerleyip Burdur’a geliş nedenlerimizden biri olan meşhur şiş köftesini yiyeceğimiz Toros Lokantası’na ulaşıyoruz. Burdur’a özgü bu lezzetli kebabı yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum 🙂

Yemek sonrası Gazi Caddesi’ne tekrar dönüyoruz. Cadde üzerinde yer alan Burdur Müzesi‘nin bahçesindeki eserleri bizi cezbediyor, bölgedeki tarihi zenginlik malum müze kesinlikle çok şey vaad ediyor ama zamanımız kısıtlı. Detaylı gezebilmek için bir dahaki sefere diyor, yolumuza devam ediyoruz.

Burdur’dan ayrılmadan önce, bu sıcak havalarda kente gelmişken mutlaka yapılması gerekeni yapıyor, şehrin kadim dondurmacısı Kayımoğlu’na uğruyoruz. Özellikle keçi sütünden yapılmış sade dondurması enfes, farklı lezzet arayanlar için haşhaşlı da iyi bir seçim. Her yeri, her şehri istilan eden büyük dondurma ve pastane zincirleri yerine şehrin kadim esnafından dondurma yiyebilmek ayrıca mutlu ediyor bizi. Eğirdir’den sonra ikinci kez…
8- Salda Gölü
Sırada Salda Gölü var ki geziye başlarken bizi en çok heyecanlandıran yerlerden biri, belki de en önemlisiydi. Gezimizin başında Lisinia’ya gittiğimizde Burdur Gölü’nü yukarıdan yani kuzeyden görmüştük. Bu kez Salda Gölü’ne doğru ilerlerken güneyden görerek ilerliyoruz. Burdur’dan yaklaşık 1 saatlik bir yol sonrası önce Yeşilova’ya, sonra da çok yakınındaki Salda Gölü’ne varıyoruz. Önce 1 gece konaklayacağımız Hotel Lago di Salda‘ya yerleşiyor ve bir süre dinleniyoruz. Şimdi bu muhteşem gölü yakından görme vakti…

Otelden aldığımız birkaç tavsiye sonrası gölün çevresinde tam bir tur atmak hedefiyle yola koyuluyoruz. Gölün çevresinde biraz ilerleyip yukarı çıkınca göle ismini veren Salda kasabasına ulaşıyoruz. Aslında amacımız gölün Maldivler’e benzetilmesinde başrole sahip ünlü Beyaz Adalar‘ı yakından görmek ama maalesef bizim gittiğimiz dönemde gölün muhteşem doğasının tahrip olmasının önüne geçmek için bu kısmı ziyarete kapatmışlar. Bu nedenle Beyaz Adalar’ı ancak uzaktan görme şansı buluyoruz.

Beyaz Adalar’ı geçip gölün çevresinde ilerlemeye devam ediyoruz ve göl kıyısına komşu muhteşem ormanların başladığı bir kısma geliyoruz. Bir yanımızda yemyeşil ormanlar, diğer yanımızda masmavi Salda eşliğinde gölün kuzeyindeki Doğanbaba köyüne yaklaşıyoruz. Burada göle girilebilmek için plajlar mevcut fakat biz burada durmuyoruz, bunun için biraz daha sabredeceğiz. Çok geçmeden Beyaz Adalar’ın karşı tarafındaki plaja ulaşıyoruz. Tesisin olmadığı bu doğal ortamda gölde yüzme zamanı. Gölün suyu serin ve temiz, dibindeki kum kimi yerlerde bileğimizin üzerine kadar batıyor. Sonuç olarak Salda Gölü’nde yüzmek çok farklı bir deneyim oluyor.

Bulunduğumuz plaj gün batımını izlemek için de ideal bir konuma sahip. Güneş batmaya doğru ilerlerken muhteşem manzaranın tadına varıyoruz ve sonra göl etrafında tam turu tamamlamak üzere yeniden yola koyuluyoruz. Şimdi de yanımızda heybetli sarp bir kaya ve yine müthiş bir doğa var. Bir süre sonra gölün yanındaki bir diğer köye, adını bu sarp kayadan alan Kayadibi‘ne geliyoruz. Otele yaklaşırken Salda Gölü’nü eşsiz kılan bu muhteşem coğrafyayı düşünüyorum. Evet beyaz plajları, masmavi suyu bile onu eşsiz kılmaya yeter belki ama çevresindeki çok çeşitli güzellikler Salda’yı mükemmelleştiriyor; ormanlar, sarp kayalar, mavinin, yeşilin, grinin ve beyazın muhteşem uyumu…

Hotel Lago di Salda’da havuz başında göl manzarası eşliğinde güzel bir akşam yemeği yiyor, günün yorgunluğunu atıyoruz. Benzer şekilde ertesi sabah yaptığımız kahvaltı sonrası gezi rotamızdaki son lokasyon için Salda’dan ayrılıyoruz.
9 – Kibyra Antik Kenti
Şimdi istikamet Burdur’un bir diğer ilçesi Gölhisar’daki hak ettiği kadar bilinmeyen Kibyra Antik Kenti. Yine yaklaşık 1 saatlik bir sürede Salda’dan Gölhisar’a ulaşıyoruz. Gölhisar’ın yamacına kurulduğu tepenin üzerinde yer alan Kibyra’ya doğru ilerliyoruz. Kibyra yaklaşık 2300 yıllık bir geçmişe sahip ve kentteki eserlerin tamamı Roma İmparatorluğu dönemine ait. Günümüzde antik kent, Gölhisarı’ın Horzum Mahallesi sınırlarında yer alıyor ve antik kentin en alt kısımları bu mahalleyle iç içe durumda. Ören yeri girişinden yukarı doğru çıkınca karşımıza önce bazı lahit mezarlar ve Antik Stadyum çıkıyor.

Kibyra Antik Stadyumu, yaklaşık 13 bin kişilik kapasitesiyle Anadolu’daki en büyük ve görkemli antik stadyumların başında geliyor. Günümüze kadar iyi korunmuş olduğu söylenebilir. Stadyumu ve çevresini gezdikten sonra tekrar arabayla yukarı çıkıyoruz. Bu defa Roma Hamamı‘ndan kalanlar karşılıyor bizi. MS 1.Yüzyıl’da inşa edilen bu hamam, zamanında şehrin en görkemli yapılarından biriymiş, geriye kalanlar bunun işaretlerini fazlasıyla veriyor.

Roma Hamamı’nın yanındaki merdivenlerden antik kentin merkez kısmına doğru ilerliyoruz. Kibyra’nın yerleşimi daha önce gezdiğimiz ve alışık olduğumuz antik kentlerden biraz farklı. Ana yerleşim binaları arasında hatırı sayılır mesafeler var ve aradaki yeşil alanlar yapıları gizliyor. Yeşilliklerin arasındaki yollarda ilerleyince karşımıza önce küçük bir meydan, yerlerde bir sürü mermer sütün ve onların arkasındaki Antik Tiyatro çıkıyor. 8 bin kişilik bir kapasiteye sahip tiyatronun büyük bir kısmı halen ayakta.

Antik tiyatronun önündeki meydanda sağ taraftaki yoldan devam edince, yine kent için en önemli yapılardan biri olan Odeon‘a (diğer adıyla müzik evi) ulaşıyoruz. Kent meclis binası ve tiyatro etkinlikleri için de kullanılan bu 2500 kişilik yapının önündeki yer mozaikleri çok başarılı. Ama asıl güzellik Odeon’un iç kısmında saklı: eşi benzeri olmayan Medusa Mozaiği…


Beyaz, kırmızı ve yeşil mermerden yapılmış bu mozaik, Medusa’nın taşlaştıran bakışları ve yılandan saçları tek kelime ile harika. Medusa’yı bir süre hayran hayran izliyor başka hiçbir şey yapmıyoruz…


Odeon’un hemen ön kısmında ortaya çıkarılan seramik atölyelerinden kalanları görüyoruz. Daha sonra antik kentin diğer önemli yapıları Agora, Bazilika ve Gymnasium‘u da gördükten sonra Kibyra’dan ayrılıyoruz. Ayrılırken aklımız ve gönlümüz halen içimize işlemiş Medusa Mozaiği’nde…

Her güzel şey sonunda bitiyor, biz de artık Göller Yöresi gezimizin sonuna geliyoruz. Göller yöresi demişken bölgede geçtiğimiz yollarda detaylı gezmediğimiz ve diğer göllere göre daha küçük olan iki göl daha gördüğümüzü eklemek isterim; Yarışlı ve Gölhisar Gölleri. Sonuç olarak “Göller Yöresi” adını sonuna kadar hak ediyor…
Son olarak, Burdurlu olan annemden, kendisine yıllar boyu Burdur konusunda sergilediğim ön yargılı tavır için özür dilemek istiyorum 🙂 Her insan hata yapar…
Gezi Tarihi: Temmuz 2021
Son yorumlar