Prag’tan… (1)
5 günlük Orta Avrupa kaçamağı… Prag’tan Berlin’e uzanacağız. Önce Prag 🙂
Akşama doğru Prag’a iniyoruz. Kalacağımız otele Hotel Merkur’e geçiyoruz. Biz burayı metroya yakınlık ve Prag’tan sonra Berlin’e trenle geçeceğimiz için gara yakın olduğu için tercih ettik (ki memnun da kaldık). Sadece Prag için gelecekseniz daha merkezi bir otel tercih edilebilir.
Otele yerleştikten sonra gece Prag sokaklarında kısa bir tur atıyoruz. Asıl gezi yarın sabah başlayacak.

Prag Kalesi – Aziz Vitus Katedrali
Sabah erkenden Prag Kalesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Önce metro sonra tramvayla 15-20 dakika içinde kaleye ulaşıyoruz. Saat erken ama bizim gibi düşünüp güne burada başlayanların sayısı hiç de az değil. 5-10 dakika kadar giriş kuyruğunda bekleyip kaleye doğru ilerliyoruz.


Matthias Kapısı’ndan geçerek kalenin içine doğru geçiyoruz. Kutsal Haç Şapeli’ni de görüp ilerlemeye devam ediyoruz ve Aziz Vitus Katedrali’nin önüne gelince ihtişamı ile büyüleniyoruz. Gotik mimarinin en güzel örneklerinden olan katedralin eşsiz kulesini ve Altın Kapı’yı doya doya seyrediyoruz. Bunun daha başlangıç olduğunu ise katedralin içine girince anlıyoruz…
Yapımı yaklaşık 600 yıl süren (1344 – 1929) katedral bu dönemde sayısız kral ve kraliçenin taç giyme törenine ev sahipliği yapmış. Katedralin içindeki yüksek tonozlar, duvarlar boyunca uzanan şapeller ve vitraylar nefes kesici güzellikte. Şapeller arasında Kral Vaclav’a adanmış Vaclav Şapeli ile Alfons Mucha’nın vitraylarının bulunduğu şapelleri özellikle görmenizi tavsiye ediyorum.


Katedralden çıkınca yan taraftaki meydana yürüyoruz. Hemen karşımızda Aziz George Bazilikası duruyor. Prag’ın en eski kilisesi olan bu yapıyı da gezdikten sonra hemen yan taraftaki eski Kraliyet Sarayı’na geçiyoruz.

Eski Kraliyet Sarayı – Golden Lane (Altın Yol)
Eski Kraliyet Sarayı dışarıdan bakınca oldukça sade bir yapı. Aslında diğer Avrupa saraylarını düşündüğümüzde içi de öyle. Bunun istinası ise yapıya daha sonra eklenen devasa ve ihtişamlı Vladislav Salonu. Yapıldığı tarihte yani 16.Yüzyıl’ın başında, kolonsuz en büyük salon olan Vladislav Salonu kesinlikle görülmeli.
Vladislav Salonu’nu gördükten sonra parlamento salonu da denilen Diet Salonu ve diğer odaları geziyoruz. Sarayın balkonuna çıkıp Prag manzarasını içimize çekmeyi de ihmal etmiyoruz…


Saraydan çıktıktan sonra rotamız kalenin içindeki bir diğer merak noktamız: Golden Lane (Altın Yol). 3-4 dakikalık bir yürüyüş sonrası Golden Lane’e ulaşıyoruz. Vardığımızda rengarenk ve bitişik küçük evlerle dolu çok şirin bir sokakla karşılaşıyoruz. Yaklaşık 500 yıllık bir geçmişe sahip bu yapılar, zamanında kalenin okçularına daha sonra zanaatkarlara ev sahipliği yaparken son olarak da yoksullara barınak olmuş. Hatta bir dönem Franz Kafka ve kardeşi de burada yaşamış.
Günümüzde hediyelik eşya dükkanları olarak kullanılan bu evlerin önünden yürüyor, bazı dükkanları geziyoruz. Ayrıca evlerin üst katında yer alan uzun bir koridor şeklindeki müzeyi geziyoruz. Bu müzede şövalye zırhları, mızraklar, kılıçlar, kalkanlar, armalar gibi birkaç yüzyıl öncesinde ait askeri malzemeler sergileniyor.

Altın Yol’dan ayrıldıktan sonra kalenin içinde gezmeye devam ediyoruz. Önemli yapılardan Lobkowitz Sarayı’nı geçerek zamanında hapishane olarak kullanılan Dalibor Kulesi’ne doğru ilerliyoruz. Kalenin bu kısmı yine güzel şehir manzaraları ve tarihle dolu.
Kraliyet Sarayı ve Aziz Vitus Katedrali’ne doğru geri yürüyoruz. Özellikle katedrali yeniden yakından görmek bizi tekrar heyecanlandırıyor. Geldiğimiz kapıdan kaleden çıktıktan sonra çıkışa gelmeden Kraliyet Bahçeleri’ni geçiyor, burada yeşillikler ve renkli çiçeklerin arasında soluklanıyoruz. 16.Yüzyıl’da yapılmış tarihi “Şarkı Söyleyen Çeşme” burada geçirdiğimiz zamanı daha da keyifli hale getiriyor…
Loreto – Strahov Manastırı
Kaleden çıktıktan sonra asıl hedefimiz Strahov Manastırı’na geçmek. Ancak ilk olarak yolumuz üzerindeki Hristiyan Katolikler için önemli bir hac merkezi sayılan Loreto’ya ulaşıyoruz. Barok mimariye sahip olan Loreto, Hristiyan aleminin çeşitli bölgelerinden gelen hediyelerle oldukça ihtişamlı hale gelen bir hazineye sahip. Açıkçası biz içeri girip gezmedik ama merakınız varsa kaçırılmayacak bir deneyim olabilir.
Loreto’nun karşısında yine kentin güzel yapılarından olan ve günümüzde Dışişleri Bakanlığı binası olarak kullanılan Cernin Sarayı’nı görüyoruz. Daha sonra kentin en şirin mahallelerinden biri olan ve günümüzde daha çok sanatçılara ev sahipliği yapan Novy Svet’te yürüyerek Strahov Manastırı’na doğru geçiyoruz.

Strahov Manastırı dinginliği ile huzur veren bir atmosfere sahip. Bu yapı 1140 yılında kurulmuş ve 1950’lerde müzeye dönüştürülene kadar araştırmaların yapıldığı bir yer olmuş. Öyle ki manastır alanında bulunan Çek Ulusal Edebiyat Müzesi’ndeki Felsefe Kitaplığı dünyanın en önemli ve paha biçilemez kütüphanelerinden biri olma özelliğine sahip. Bizim ziyaret ettiğimiz saatlerde maalesef kapalıydı, kapısından şöyle bir bakıp çıkıyoruz. Ama bu bile ihtişamını anlamamıza yetiyor…
Kütüphanenin hemen yanında Meryem Anamız Kilisesi bulunuyor. Rivayete göre bu kilisede zamanında Mozart org çalmış. Manastır kompleksinin huzur dolu atmosferinde biraz daha zaman geçirip ayrılıyoruz.



Hradcany Meydanı – Nerudova Caddesi
Manastırdan aşağıya şehir merkezine yani kale yönüne doğru ilerliyoruz. Yukarıdan muhteşem Prag manzarası eşliğinde keyifli bir yürüyüş oluyor. Yürüdüğümüz sokak yavaş yavaş genişliyor ki aslında ünlü Nerudova Caddesi üzerindeyiz. Hradcany Meydanı’na çıkan merdivenlerin hizasına gelince meydana doğru çıkmaya başlıyoruz.
Meydana çıktığımızda önce Kale Kapısı’nın hemen yanında kalan bölümden muhteşem Prag manzarasını izliyoruz. Sonra meydana doğru yürüyor ve kendimizi ihtişamlı binaların ortasında buluyoruz. Kapının hemen yanında bulunan Archbishop Sarayı (Başpiskoposluk Sarayı diye de biliniyor) en gösterişli yapılardan biri. Bunun yanı sıra Schwarzenberg Sarayı, Toskan Sarayı ve Martinic Sarayı meydanın diğer köşelerini süsleyen görülmesi gereken yapılar. Bununla beraber buradaki yapılardan belki de en göşterişsizi olmasına rağmen en ünlüsü ve gezilmesi gerekeni: Sternberg Sarayı. Bu yapı Avrupa Sanatları Ulusal Galerisi’ne yani Avrupalı ressamlara ait çok önemli bir resim koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor.

İhtişamlı saraylarla dolu meydandan ayrılıp yine Nerudova Caddesi üzerinden şehir merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Cadde adını şair Jan Neruda’dan alırken, caddenin özelliği ise binalarının üzerindeki plakalarla ayırt edilmesi (binalar sokaklara numara verilmeden önce yapıldığı için böyleymiş). Özellikle “Üç Keman” ve “Yeşil Istakoz” plakaları ile ünlü binaları görmeden geçmeyin…

Küçük Mahalle Meydanı – Kafka Müzesi
Nerudova Caddesi’nin sonuna geldiğimizde Küçük Mahalle’ye (Mala Strana) de ulaşmış oluyoruz. Bizi bu mahallenin simgesi Aziz Nikolaos Kilisesi karşılıyor. Kiliseden daha aşağıya inince Küçük Mahalle Meydanı‘na geliyoruz. Tramvay hatları ve duraklarıyla özdeşleşmiş bu meydanda bir kafede oturup kalabalığı ve hareketliliği izliyoruz.

Meydandan ayrılıp kentin en önemli simgelerinden Karel Köprüsü’ne doğru ilerliyoruz. Ancak köprüden geçmeden önce köprünün sağında ve solunda (yani kuzeyi ve güneyinde) görmek istediğimiz yerler var. Önce sola yani kuzeye yöneliyoruz. Hedefimiz Kafka Müzesi.
Müzeye doğru ilerlerken daracık bir aralıkta bulunan trafik lambası ve önünde biriken insanlar dikkatimizi çekiyor. İki apartmanın arasında kalan bu boşluk “Dünyanın en dar sokağı” olarak adlandırılıyor ve ancak bir insanın yürüyebileceği genişlikte. Açıkçası turist çekmek amacıyla yapılsa da bu oyuna katılmak eğlenceli oluyor. Aşağı indiğimizde karşımıza çıkan envai çeşitte eşyadan yapılmış saksı koleksiyonu da aklımızda kalıyor.

Ve artık Kafka Müzesi’nin önündeyiz. Favori yazarlarımdan olmasa da Kafka’nın gelmiş geçmiş kült yazarlardan ve bir edebiyat fenomeni olduğu bir gerçek. Ve Prag onun şehri. Dolayısıyla bu müzenin önünde olmak beni oldukça heyecanlandırıyor.
Müzede Kafka’nın zorlu ve orjinal hayatıyla ilgili çok detaylı bilgiler, el yazmaları, mektupların yanı sıra ona ait bazı özel eşyaları görme şansı bulabilirsiniz. Edebiyat ve Kafka’ya merakınız varsa bu butik müzeyi mutlaka gezmenizi öneririm.
Müzeden çıkınca hemen yan kısımdaki boşluktan Vltava Nehri’ni, Karel Köprüsü’nü ve karşı kıyıyı seyrediyoruz.

Kampa Adası
Müzeden ayrılıp Karel Köprüsü’nün sağ tarafı yani güneyinde yer alan Kampa Adası’na doğru yürümeye başlıyoruz. Kenarında demirlerinde kilitler bağlı bir köprünün üzerinden adaya geçiyoruz. Bu alanda bulunan yeşil alanda keyifle yürürken birçok bebek heykelini görüyoruz ve Vltava Nehri’ni seyrediyoruz. Kampa Adası’nı ada yapan nehir kolunun çevresini ve üzerindeki köprüleri geziyoruz.


Kentin sembollerinden biri de adada bulunuyor: “Lennon Wall”. Özellikle sosyalist rejimin son dönemlerinde Prag gençliği için özgürlük simgesi olan bu duvarda John Lennon’ın bir resmi bulunuyor. Daha sonra duvar, yazılarla ve graffiti resimlerle kaplanmış. Duvara ulaştığımızda biz de önündeki kalabalığın içine karışıyor ve duvarda kendimize bir yer açıyoruz…

Karel Köprüsü
Prag şehrinin simgeleri saymakla bitmiyor ama şimdi sıra belki de en önemlisinde. Artık Karel Köprüsü’ne çıkma zamanı…
600 yılı aşkın bir zamandır ayakta olan bu köprü bir selde parçalanan Judith Köprüsü yerine yapılmış. 520 metre uzunluğundaki köprünün her 2 yanında da kuleler bulunuyor. Bizim köprüye çıktığımız Küçük Mahalle tarafı girişinde Judith Kulesi, diğer tarafta ise Eski Şehir Köprü Kulesi bulunuyor. Her ikisi de gerçekten güzel ve etkileyici mimariye sahipler. 1950 yılına kadar trafiğe açık olan ve iki yakayı birbirine bağlayan köprü şu an sadece yaya kullanımına açık, iyi ki de öyle…

Köprünün üzerine çıkıp manzaranın tadını çıkarıyoruz. Nehri, her 2 kıyının güzelliklerini ve köprü üzerindeki heykelleri doya doya seyrediyoruz. Köprünün üzeri de oldukça kalabalık tabi. Kalabalığı arttıransa turistleri kendine çekmek için köprüyü mesken tutan göstericiler ve satıcılar (Ortaçağ’dan kalma zırhlar içindeki askerlerden tutun da piton yılanları ile gösteri yapanlara kadar ne ararsanız var). İlginç göstericileri seyrederek kalabalığın arasından sıyrılıp köprünün diğer ucuna geliyor ve Eski Şehir Köprü Kulesinin yanından karşı kıyıya geçiyoruz.


Karlova
Karlova, Eski Şehir Meydanı ile Karel Köprüsü’nü birbirine bağlayan, şehrin en bilinen ve kalabalık sokaklarından biri. Sokağın yüzyıllar öncesinden gelen tarihi dokusu ve tasarımı gerçekten etkileyici. Çevresinde yine önemli yapılar bulunuyor. Bunlardan Klementium (Ulusal Kütüphane) muhteşem tavan süslemeleri olan büyük salonları ile görülmeye değer.


Prag’a gelmişken sokaklarda sıkça karşılaştığımız yerel tatlı “Trdelnik“in tadına bakmamak olmaz diyoruz ve Karlova’daki dükkanlardan birine giriyoruz. Yapılışını izlemek ilginç ve keyifli oluyor. Tatlının tadı mükemmel değil kanımca, değişik çeşitleri var damak tadınıza uygun bir şey yaptırmak mümkün olabilir.

Karlova’da keyifle yürüyüşümüzü sürdürüyor, civardaki tarihi kilise ve yapılardan Bethlehem Şapeli ve Kutsal Hac Rotondası’nı görüyoruz. Karlova ve çevresindeki turumuzu tamamlayınca otele dönüş için Narodni Trida istasyonuna doğru geçiyoruz. Ama buraya gelmemizin bir sebebi daha var. Quadrio Alışveriş Merkezi önündeki David Cerny’nin ünlü eseri dinamik Franz Kafka (head of Franz Kafka) heykelini görüyoruz. Akşam yemeğimizi de burada yedikten sonra metroyla otele dönüyoruz.
Eski Şehir Meydanı
Ertesi güne Eski Şehir Meydanı’nda başlıyoruz. Eski Şehir (Stare Mesto) eski dönemlerde şehrin ticaret merkezi konumundaymış ve meydanının da önemi şehir açısından çok büyükmüş. Meydana geldiğimizde şehrin en önemli yapılarından birkaçını burada görünce bunu anlamamız güç olmuyor. Bir yanımızda Belediye Sarayı, diğer yanda Tyn Önündeki Meryem Anamız Kilisesi, meydanın ortasında Jan Hus Anıtı ve daha arkada Aziz Nikolaos Kilisesi.
Önce Belediye Sarayı’na yöneliyoruz. Bu bina en çok 15.Yüzyılda binaya eklenen kulesinin üzerindeki Astromomi Saati ile biliniyor. Her saat başında dönemin anlayışının yansıtıldığı ve dünya-güneş-ay-ölüm- Hz.İsa ve havarilerinin sahne aldığı bu gösteriyi izlemek için can atıyoruz. Ancak yine şanssızlığımız yanımızda ve saat maalesef tadilatta…

Meydana doğru döndüğümüzde tüm gotik güzelliğiyle Tyn Önündeki Meryem Anamız Kilisesi karşımızda. Bu kilise 16.Yüzyıl’da dini reform hareketlerinin ve Jan Hus’u destekleyenlerin merkezi olmuş, ancak sonraki dönem karşı reform sonrası tekrar Katolik kilise haline gelmiş. Meydanın ortasındaki Jan Hus Anıtı kiliseyi tamamlıyor sanki.
Reform döneminin atmosferinin hissedildiği bu tarihi meydanda gözlerimiz bir o yapıya bir bu yapıya kayıyor, meydanın tadını çıkara çıkara doyasıya zaman geçiriyoruz. Sonra Aziz Nikolaos Kilisesi’ni yakından görerek Josefov’a yani tarihi Yahudi Mahallesi’ne doğru yürüyoruz.

Josefov
Josefov, 11.Yüzyıl’dan başlayarak Yahudi cemaatinin Prag’daki merkezi olmuş ve günümüzde de bu cemaat varlığını aktif olarak sürdürüyor. Avrupa şehirlerinde Yahudi mahalleleri görmeye alışığız ama bu kadar canlı ve farklı atmosfere sahip olanını Prag’da gördüğümüzü söylemeliyim.
Eski Şehir Meydanı’nın kuzeyinden başlayarak mahallenin kalbi halindeki Parizska‘dan giriyoruz. Bu cadde, Paris’teki caddelerden esinlenerek yapılandırılmış ve Praglılar’ın da önemli uğrak yerlerinden biri haline gelmiş. Şık café ve restoranları, ünlü markalara ait mağazaların yanından geçerek ilerliyoruz.

Mahallede birçok tarihi sinagog bulunuyor. Bunlardan Eski-Yeni Sinagog (Staronova Sinagogu) 13.Yüzyıl’da inşa edilmiş ve Avrupa’da yaşayan en eski sinagog konumunda. Sinagogun içine girdiğimizde oldukça sade bir yapı olduğunu görüyoruz. Farklı ve tarihi bir havaya sahip sinagogdan ayrılıp Eski Yahudi Mezarlığı’na doğru ilerliyoruz. 12.000’den fazla tarihi oyma mezar taşının olduğu düşünülen bu mezarlık zamanında Yahudilere ait şehirdeki tek mezarlıkmış. Yine bu civardaki Pinkas Sinagogu, 2.Dünya Savaşı’nda katledilen tüm Çek asıllı Yahudilerin isimlerinin kazılı olduğu duvarlarıyla dikkat çekiyor.

Bu çevreyi gezdikten sonra mahallenin doğu kısmına doğru yürüyoruz. Bu kısımda mahallenin en ihtişamlı ve bilinen yapısı bulunuyor: İspanyol Sinagogu. Eski-Yeni Sinagog başta olmak üzere sadelikleri ile dikkat çeken diğer sinagogların tersine İspanyol Sinagogu’nun içi çok zengin. Önündeki Kafka Heykeli ise şehrin simgelerinden biri…

Letna Park
Josefov ve Parizska’daki keyifli gezimizi bitirdikten sonra gözümüze Letna Parkı kestiriyoruz. Parizska’nın devamındaki köprünün üzerinden yürüyerek karşıya geçiyoruz. Tepedeki Letna Park’a çıkmak için biraz merdiven ve yokuş yukarı yürümek gerekiyor ama tepeye ulaştığımızda tüm yorgunluğumuz gidiyor.

Letna’da Eski Şehir, Vltava Nehri ve üzerindeki muhteşem köprülerin manzarasını izlemeye doyum olmuyor. Parkın doğal ve yeşil ortamı da bizi dinlendiriyor. Biraz daha yürüyüp ilerleyince Metronomu görüyoruz. Bu metronom, Kadife Devrim sonrası aynı alanda bulunan Stalin heykeli yerine inşa edilmiş ki bu nedenle şehir için ayrı bir sembol. Buradaki beton düzlük ve yapılar şehirdeki paten ve kaykaycıların meskeni olmuş, bir süre de onları izleyip bu keyifli ortamdan ayrılıyoruz.

Valdst Zahrada
Letna Park’tan inmek çıkmak kadar zor olmuyor. Daha sonra aynı kıyıda kalarak nehir boyunca yürüyoruz. Küçük Mahalle’ye yaklaşınca Valdst Zahrada’ya ulaşıyoruz. Bu güzel bahçede balıklarla dolu havuzlar, sayısız heykeller ve çiçek bahçeleri arasında keyifli zaman geçiriyoruz. Sonrasında Küçük Mahalle sokaklarında geziyor ve bir restoranda yemek yiyoruz.


Mucha Museum
Yemek sonrası Karel Köprüsü üzerine bir kez daha çıkıyor ve köprü üzerindeki heykelleri, kuleleri ve nehir manzarası eşliğinde şehri doya doya seyrediyoruz. Köprüden geçip en yakın metro istasyonundan Mustek durağına geçiyoruz. Bu seferki rotamız: Mucha Museum.
Art Nouveau tarzının en önde gelen sanatçılarından olan Alphonse Mucha daha çok poster ve dergi görselleri ile biliniyor. Aynı şekilde birçok marka için reklam – tasarım çalışmaları da bulunuyor. Tabi Aziz Vitus Katedrali’nde kendi adıyla anılan şapeldeki vitraylarını da unutmamak gerekir. Müzede birbirinden güzel eserlerini görme şansı buluyoruz. Özellikle “Dört Mevsim” başta olmak üzere figürleri ve alttaki tablosuna bayılıyoruz…

Vaclav Meydanı
Müzeden çıkınca kentin en önemli meydanlarından Vaclav Meydanı‘na geliyoruz. Modern Prag’ın sembollerinden olan bu meydan, 1968 yılında Sovyet işgalini protestosu, Kadife Devrim sonrası kutlamalara katılan büyük kalabalıkların mekanı olmuş. Meydanın en başında Ulusal Müze binası bulunurken, hemen aşağısında meydana adını veren Aziz Vaclav Anıtı yer alıyor.

Bu devasa meydanın ortasında cafeye çevrilmiş eski tramvay trenlerinin yanında oturuyoruz. Oturduğumuz banklarda ünlü sanatçıların isimleri yer alıyor, burası onlara adanmış. Yan tarafımızda bir zamanlar kentin en ihtişamlı otellerinden olan Hotel Europa binasını görüyoruz.

Vaclav Meydanı‘nın çevresi şehrin yaşayan merkezlerinden. Her tarafta cafe, restoran, mağaza ve dükkanlar var. Kalabalığın arasına karışıp geziyoruz. Bu sırada “Steel Museum” dikkatimizi çekiyor. İlginç bir deneyim olabilir diyerek içeri giriyoruz. İçeride adından anlaşılacağı üzere metal rulman, dişli ve çeşitli parçalardan yapılma arabalar, motorlar, Michael Jackson gibi ünlülere ait metal heykeller, çizgi film kahramanları gibi prodüksiyonlar bulunuyor. Özellikle çocuklara hitap edecek bu müzeye uğrayıp keyifli zaman geçirebilirsiniz.

Müzeden çıkınca meydanın çevresini biraz daha dolaşıp akşam yemeğimizi yiyoruz, sonra metroyla otele dönüyoruz.
Gar Binası
Sabah kalktığımızda karışık duygular içerisindeyiz. Bu güzel kente veda edecek olmak bizi hüzünlendirse de Orta Avrupa’nın içinde yapacağımız tren yolculuğu ve sonrasında Berlin’i görecek olmak da bizi heyecanlandırıyor.
Tren biletlerimizi önceden on-line olarak almış olmanın ve otelimizin gara olan yakınlığının rahatlığı ile yola koyuluyoruz. Kısa süre sonra gardayız, yine ihtişamlı bir yapı bizi bekliyor. Trenimizin kalkacağı saate kadar bu güzel gar binasında hoşça vakit geçiriyoruz…

Tren kalkarken Prag’ı düşünüyorum. Orta Avrupa’nın bu en güzel kentini. (Orta Avrupa’nın tamamını görmesem de bundan adım kadar eminim.) Tarihiyle beraber yaşayan, sizi yaşadığınız çağın dışına götüren Kafka’nın, Freud’un ve daha nicelerinin kenti Prag. Aynı zamanda acının kenti Prag. Reform hareketlerinde, karşı-reform günlerinde din savaşları yaşanırken de, Nazi işgalinde, Sovyetler geldiğinde ideolojiler çarpışırken de acı nedir köküne kadar yaşamış bu şehir. Ve umudun, hoşgörünün,özgürlüğün, sanatın şehri Prag. Şehrin havasına öyle işlemiş ki bunlar her köşede, sokakta hissettiriyor.
Tüm bunları düşünürken tren yavaş yavaş şehri terk ediyor, dağlara, ormanlara doğru ilerliyor. Şimdi yolumuz Berlin’e…
Gezi Tarihi: Ağustos 2018
Kitap Önerisi: Dönüşüm – Franz Kafka
Son yorumlar