Paris 2024
“Ben bu yaz nerdeydim?”
Bu yazıya başlarken Hababam Sınıfı’ndaki özgün karakter Beden Öğretmeni Badi Ekrem’i ve bu unutulmaz repliğini anımsadım. Bu sahne ve akabinde gelen İnek Şaban’la yaptıkları gülle atışı denemesi, Türk Sineması’nın komedi klasikleri arasındadır. Düşünüyorum da Hababam Sınıfı’nda her sahne ayrı bir mesaj içeriyor. Badi Ekrem’in renkli kişiliğiyle verilen spor ve olimpiyat sevgisi mesajı benim için en unutulmazlar arasında… Ve evet bu başlangıçtan da anlaşılacağı üzere bu bir yaz olimpiyatları yazısı ve deneyim paylaşımıdır…

Badi Ekrem, o yaz Kanada Montreal’de düzenlenen 1976 Olimpiyatları’na katılmıştı. Maalesef Montreal’de de, bu yaz Paris’te olduğu gibi, ülkemizin herhangi bir branşta altın madalya kazanma mutluluğunu yaşayamamıştık. Ama biz Badi Ekrem’den yine de şanslıydık. O yaz hiç madalya kazanamamıştık, bu yaz her şeye rağmen Paris 2024’ten 8 madalya ile ayrıldık. 40 yıl sonra ilk kez altın madalya alamadık belki ama voleybol, atletizm, yüzme, jimnastik, modern pentatlon gibi birçok farklı branşta finallere katılıp madalyaya yaklaştık. Halen bir spor ülkesi olmaktan uzak olsak da ben gelecekten ümitliyim; her şey daha güzel olacak, yeni nesillere inancım tam…
Olimpiyat Tarihçesi & Semboller
Olimpiyatların tarihçesini hatırlamadan olmaz diyerek buradan devam edelim. Tıpkı futboldaki “Dünya Kupası” fikri gibi sporcuların farklı branşlarda yarıştığı “Olimpiyat Oyunları” fikri de yine bir Fransız tarafından, Pierre de Coubertin tarafından ortaya atılır. Coubertin, Antik Yunan’da gerçekleştirilen organizasyonu modern çağa entegre etmek ister ve bunda başarılı da olur. İlki 1896’da Atina’da gerçekleştirilen oyunlara 14 ülkeden 241 sporcu katılır ve toplam 10 branşta yarışırlar. Yunanlar sadece ilk olimpiyatın değil tüm olimpiyatların kendi ülkelerinde gerçekleşeceğini düşünse de (ki bunu da onlara Coubertin düşündürtmüştür), Coubertin’in planı bundan farklıdır: Oyunları farklı ülkelere hatta kıtalara yaymak. Olimpiyatların ikincisi 1900’de sürpriz olmayacak şekilde Fransa’da Paris’te gerçekleşir.
1924 yılından itibaren yaz oyunlarının yanına kış oyunları da eklenir. Günümüze kadar her 4 yılda bir gerçekleştirilen olimpiyatlar sadece I. ve II.Dünya Savaşları nedeniyle 1916, 1940 ve 1944’te yapılamaz. (Ayrı bir istisna olarak da 2020 Tokyo Olimpiyatları Covid-19 salgını nedeniyle planlanandan 1 yıl sonra 2021 yılında gerçekleşmişti.) Şu ana kadar 19 farklı ülkede ve 22 farklı şehirde gerçekleşen yaz oyunlarının 33.süne 2024’te Paris ev sahipliği yapıyor. Paris 3.kez ev sahibi olduğu olimpiyatlarda toplam 32 branşta 10.000’den fazla sporcuyu ağırlıyor. Bu olimpiyatın bir diğer önemli özelliği de kadın ve erkek sporcu sayısının eşit olması, ki ilk olimpiyatta kadın sporcu sayısı “0”dı.

Olimpiyatlar denince ilk akla gelenlerden biri de iç içe geçmiş 5 renkli halkadan oluşan olimpiyat sembolü. Coubertin, bu semboldeki renkleri kapsayacılık amacıyla bilinçli şekilde belirlemiş. Mavi, sarı, siyah, yeşil ve kırmızı renkli halkaların yanı sıra, fondaki beyaz rengi dünyadaki tüm ülkelerin bayraklarındaki renkleri simgeliyor. Daha sonra 5 olimpiyat halkasının 5 kıtayı (Asya, Avrupa, Amerika, Afrika ve Avustralya) temsil ettiği düşüncesi de ortaya çıkmıştır ancak orjinal fikir bu değildir. Oldukça muhtemel olarak da bu bilgi yanlış bilinen gerçekler listesine en üst sıralardan girer 🙂

Olimpiyatlar fikir olarak çıktığında amaç; barışı, sportmenliği, hoşgürüyü, amatör ruhu, kapsayacılığı sembolize etmekti. Yani temelinde “insan olmak” vardı. Yarışırken birbirine, farklı kültürlere, inançlara saygı duymak vardı. Yan yana gelmeyen politikacılara inat sporcuların, seyircilerin bir araya gelebilmesi dünya barışına büyük katkıydı. Ancak ilk oyunlardan itibaren bu ideal duruma ne kadar yaklaşıldığı ve bu değerlerin ne kadar yaşatılabildiği büyük soru işareti. Maalesef olimpiyatlar tarih boyunca siyasetin damga vurduğu, ülkelerin farklı şekilde güç savaşına girdiği, çifte standartların yaşandığı, doping skandallarıyla çalkalanan bir platform da oldu. Organizasyondaki ekonomik boyut arttıkça, kapitalizm daha çok devreye girdi, amatör ruh zarar gördü. Öyle ki son dönemde olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için aday olan şehirler, şehir halkının büyük kısmının olumsuz görüşü nedeniyle adaylıktan çekiliyorlar. Halkın böyle düşünmesinin temelinde ise oyunlara harcanacak paranın büyüklüğü ve şehre getireceği ekonomik yük var. (2024 için aday olan Roma, Boston, Hamburg, Budapeşte gibi şehirler buna benzer nedenlerle adaylıktan çekildiler, organizasyon da zaten en güçlü aday görünen Paris’e kaldı.)

Bir olimpiyat yazısında bu kadar olumsuzluktan bahsetmek çok hoş olmadı belki ama bunları görmezden gelmek de mümkün olmuyor. Neyse biz olimpiyatları tüm çelişkilerine rağmen, çelişkileriyle birlikte sevdik diyelim 🙂 Çelişkiler demişken ruhunda barış, hoşgörü, temelinde insan olmayı barındıran bu organizasyonun “çelişki” gibi görünen bir diğer yanı da milliyetçi duyguları kabartması. Bu noktada bendeki olimpiyat sevgisinin başladığı 90’lı yıllara gitmenin tam da zamanı…
Olimpiyat Hayali…
Ülkelere, ülkelerin bayraklarına, coğrafyaya meraklıydım. Buna paralel olarak futbol açık ara favorimdi ama sporun birçok branşı da (atletizm başta olmak üzere) ilgi alanımdı. Dolayısıyla ülkelerin bayrakları ile öne çıktığı spor yarışmalarını izlemek de bu tutkuların kesişim kümesiydi. Ülke olarak her ne kadar güreş ve halter dışında diğer branşlarda çok varlık gösteremesek de, bu dallarda çok önemli yıldız sporcularımız vardı. Bir tanesi vardı ki unutulmazdı: Naim Süleymanoğlu. Olimpiyatlarda, Dünya veya Avrupa Şampiyonaları’nda çıktığı her yarışmada harikalar yaratır, rekorlar kırar, bizi gururlandırırdı. Bir de ritüeli vardı ki hafızamdan hiç çıkmaz: Ağırlığı kaldırmadan önce nefesini yukarı doğru birkaç kez üfler, saçlarını havalandırırdı…
Olimpiyatlarda, şampiyonalarda TRT’nin yayınladığı müsabakaları canlı izler, bayrağımızın göndere çekilirken İstiklal Marşı’mızın okunmasına eşlik ederdik. Çocukken bana olmazdı ama babamla annem duygulanır, gözleri nemlenirdi. Milli gurur yaşamak aynı zamanda duygulanmak da demekti, sonraları ben de bunu yaşar oldum…

Tohumları çocukluk yıllarında atılan olimpiyat sevgisi sonraki yıllarda artarak devam etti. Daha önce sıkıcı bulduğum birçok spor dalını da izler, takip eder oldum. Ve bir hayal kurdum, bir yaz mutlaka olimpiyatları gerçekleştiği şehirde yerinde izleyecektim…
Paris’in 2024 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapacağı belli olunca bu hayali gerçekleştirmek için en uygun zamanın geldiğini düşündüm. Ne de olsa olimpiyatlar her zaman bu kadar yakınımızda gerçekleşmiyordu (önceki 2 olimpiyat Rio de Janerio ve Tokyo da gerçekleşmişti…) Ne kadar şanslıyım ki benim bu hayalim eşim ve oğlumun da hayali oldu. Ve evet sonunda bir hayali gerçekleştirdik: “Biz bu yaz Paris’teydik”…

Olimpiyat Bileti Nasıl Alınır?
Olimpiyatları yerinde izleme hayalimizin ilk adımı oyunlar için bilet sahibi olabilmekti. Böyle büyük organizasyonlarda biletlerin çok önceden satılmaya başlandığını ve çabucak tükeneceğini bildiğimizden, süreci yakından takip ettik. Önce olimpiyatların resmi bilet satışını gerçekleştirecek platforma (https://tickets.paris2024.org/en/) online olarak üye olduk. Bu platformda ilk bilet satışlarının olimpiyatların başlamasından 15 ay önce, 2023 Mayıs ayında başlayacağı duyuruldu. Bilet satışları başlamadan önce de oyunların programı ve bilet fiyatları 94 sayfalık bir dosya şeklinde paylaşıldı. Yani hangi tarihte hangi branşta yarışmalar var bunu inceleme fırsatına sahiptik.
Daha önce duyurulan tarih geldiğinde ilk bilet satışları online olarak başladı. Ancak burada bir kısıtlama vardı, şöyle ki; online platforma ne kadar erken üye olduysanız bilet satışları size o kadar erken açılıyordu. Ancak her üyeye de 24 saatlik bir süre veriliyordu. Bu kısıtlı sayılabilecek sürede gerçekten istediğiniz branşlara bilet alabilmek için tarihlere ve programa hakim olmak önemliydi. 15 ay önceden hangi tarihlerde orada olabileceğinizi öngörmek, Türk sporcuları da göz önünde bulundurarak hangi branşları izleyeceğinize karar vermek (ki bu noktada aynı gün seyretmek istediğiniz farklı branşlar için çakışmaları ve ulaşım koşullarını da dikkate alarak hareket etmek gerekiyor) gerçekten çok kolay olmuyor. Tüm bunları kontrol edip karar verirken zaman kaybediyorsunuz. Sonuç olarak bize ayrılan 24 saatlik süre dolmadan bilet alımlarını gerçekleştirdik ancak aklımızdan geçenden çok daha büyük bir harcama yaptık. Bunun ilk nedeni bize ayrılan sürede katılmak istediğimiz bazı branşların daha uygun fiyattaki biletlerinin tükenmesiydi. İkinci neden “Madem olimpiyatları yerinde izleyeceğiz, bu deneyimi bir daha yaşayamayabiliriz” diye düşünüp kesenin ağzını açmamızdı 🙂 Ama hiç kuşkusuz en önemli faktör Paris’teki olimpiyatlarda bilet fiyatlarının rekor derecede pahalı olmasıydı. (Bu konu Paris 2024’ün tartışma yaratan başlıklarından biri. Sloganı “Games wide open – Tamamen açık” olan organizasyonun herkesi kapsayabilecek şekilde bilet fiyatı sunmaması daha baştan bir çelişki yarattı diye yorumlandı. Biletlerde çocuklara dahi indirim uygulanmaması bu tartışmanın öne çıkan bir başka boyutuydu). Biz kendimize dönecek olursak parayı olimpiyat biletlerine yatırdık diyebiliriz, ha bundan pişman mıyız? Elbette değiliz 🙂

Bizim dahil olduğumuz bu ilk dalga sonrası bilet alımları farklı tarihlerde tekrar tekrar açıldı zannediyorum. Biz ilk sekansta bilet alımlarını gerçekleştirdiğimizden sonrasını takip etmedik açıkçası. Organizasyon yaklaştığında biletlerin QR kodlarının yüklendiği bir uygulamayı indirdik. Bu uygulama çok kullanıcı dostuydu ve işleri gerçekten çok kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Biletleri kimin için aldıysanız uygulama üzerinden bilet transferi gerçekleştirebiliyordunuz ve kişisel telefonlarınızla çok kolay bir şekilde oyunların gerçekleşeceği alanlara girebiliyordunuz. Ve hatta eğer isterseniz biletlerinizi satışa çıkarabiliyordunuz. Ama tabii bilet fiyatını değiştiremiyordunuz, yani fiyat satın aldığınızdan farklı olamıyordu onu belirtmek lazım, fırsatçılık önlenmiş kısacası 🙂 Muhtemelen oyunlarda sürekli bilet bulunabilmesi de bu şekilde mümkün oluyordu. Biz de uygulama üzerinden hangi branşlarda bilet bulunabildiğini görebiliyorduk, ancak epey kısıtlı branşta bilet uygunluğu gördüğümüzü de belirtmeden geçmeyelim. Özetle eğer olimpiyatları yerinde izlemek istiyorsanız siz siz olun, işinizi şansa bırakmayın organizasyonu yakından takip edip biletlerinizi önceden alın…
Olimpiyatlarda Paris
Olimpiyat oyunlarında Paris’te olacağımız dönem 3-5 Ağustos tarihlerini kapsıyordu. Paris’e indikten sonra havaalanı çıkışında şehir merkezine gidiş için oluşan tren bileti kuyruğunu gördük ve bir korktuk. Birçok gönüllünün ziyaretçilere yardımcı olduğu bu ortamda, kuyruğu yaratan etmenlerden en önemlisi bilet seçeneklerinden en optimumu belirlemenin zaman almasıydı. Paris’te metro / tren ağı sistemi 5 ayrı zone (bölgeye) ayrılmış. Ana şehir merkezi Zone-1’de yer alıyor, halkalar merkezden uzaklaştıkça Zone-2, Zone-3 şeklinde ilerliyor ve en uzak dairenin kapsadığı alanlar Zone-5’te yer alıyor. Hangi gün nerelere gidilecek, kaç kere metroya binmek gerekecek, hangi zone’lara girip çıkılacak derken biz 3 günlük sınırsız bilet almayı tercih ettik. Belirtmekte fayda var Paris’te bilet uygulaması gün gün işliyor, yani bileti ister sabah ister akşam alın 24 saatlik bir dilimi değil direkt olarak alındığı tarihi kapsıyor. Bileti alırken bunun farkında değildik (gönüllü olan görevliyle tam anlaşamadık ve yanlış yönlendirildik), sonradan bunun böyle olduğunu anladık. Dolayısıyla yaptığımız tercih optimum olan mıydı halen emin değiliz 🙂
Havaalanından sonrası korktuğumuz gibi olmadı. Hemen her yerde belirli bir kalabalık vardı elbette, ama kaotik bir durum yoktu. Kaosu minimuma indirmek, ziyaretçileri doğru yönlendirmek için birçok aksiyon alınmıştı. Öncelikle trenlerdeki duraklara oyunlarda yer alan spor kompleksleri işaretlenmişti, ineceğiniz istasyonu hemen bulabiliyordunuz. Trenden indikten sonra da istasyonlarda sürekli yön işaretleri ile oyunların gerçekleşeceği salona / alana yönlendirme yapılıyordu. Dahası hemen hemen her istasyonda en az 3-4 gönüllü daha kendilerine soru sormadan iletişime geçip ziyareçilere yardımcı oluyorlardı.

Güvenlikle devam edelim. Paris protestolarla ünlü bir şehir, olimpiyat organizasyonu da protestolara açık bir konu. Dolayısıyla protestoyu, isyan etmeyi çok seven Fransız halkı bu konuda da her an tepki verebilirdi. Üzerine daha önce Fransa’da yaşanmış farklı terör olaylarını ve dünya politikasındaki güncel konuları da ekleyince, içimizde güvenliğe dair bir kuşku oluşmuyor değildi. Ama şehrin sokaklarında dolaşmaya başladığımız andan itibaren anladık ki güvenlik önlemleri çok üst düzeyde. Polis hatta askerler her yerde, güvenliği sağlamak için iş başındaydı. Belli ki Fransız hükümeti olabilecek herhangi bir olayın yaşatacağı itibar kaybı vb’yi göze almamak için güvenliğe çok önem vermiş. Tabii bu durum şehrin doğal yaşantısına bir tuhaflık da katmıyor değildi ama bizim açımızdan şikayet edecek bir şey yoktu 🙂 Aslına bakarsanız sohbet ettiğimiz bazı Fransızlar da şehrin hiç olmadığı kadar sakin ve güvenli olduğunu söylediler, dolayısıyla bu durumdan Fransızlar’ın da şikayet ettiği söylenemez…

Havaalanından metro ile şehir merkezine ulaşıp eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra soluğu Concorde Meydanı’nda aldık. Concorde Meydanı tabiri caizse olimpiyatlar için bir panayır alanına dönüştürüldüğü için, oradaki metro durağı da ulaşıma kapatılmıştı. Bu durum da önceki duraklarda inip şehrin sokaklarında güzel bir yürüyüş imkanı sunuyordu.
Olimpiyat organizasyonun iyi düşünülmüş yanlarından biri de şuydu; Paris’in tarihi ve ikonik merkezleri belirli branşlara ev sahipliği yapacak şekilde ayarlanmıştı. Concorde Meydanı, Eiffel Kulesi, Les Invalides, Seine Nehri… Böylelikle bir yandan spor yarışmalarını izleme imkanı bulurken, diğer yandan Paris’in güzel mekanlarını ziyaret etme şansını yakalayabiliyordunuz. Oyunları izlerken arka planınız şehrin ikonik sembolleri oluyordu…

Paris olimpiyatlar için hiç olmadığı kadar ve belki hiç olamayacağı kadar misafirperverdi. Bunda olimpiyat gönüllülerinin etkisi büyüktü. Onlar her yerdeydiler ve ziyaretçilere yardım etmek, onları gerektiğinde eğlendirmek, organizasyonun en iyi şekilde gerçekleşmesini sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bunun dışında Paris caddelerinde muhtelif yerlerde konulan çeşmeler ve tuvaletlerle ziyaretçilerin hayatı kolaylaştırılıyordu. Muhtemelen Paris’i bir daha hiç böyle göremeyeceğiz 🙂
Olimpiyat Atmosferini Solumak
Olimpiyat oyunlarında katılacağımız ilk organizasyon Concorde Meydanı’nda 3×3 basketbol, kaykay, paten, BMX gibi yeni spor nesillere ev sahipliği yapan panayır alanıydı. Bir yanı ünlü Champs-Elysees’le Zafer Takı’na diğer yanı Tuileries Bahçesi’ne bağlanan bu tarihi meydanda kalabalığa karışıp, olimpiyat atmosferini solumaya başladık. Kaykay ve 3×3 basketbol sporcularının ısınmalarını izledik, görsel şovları takip ettik, olimpiyat meşalesini uzaktan gördük. Tabiri caizse olimpiyat oyunlarına ısınmamızı burada yaptık 🙂

Haftasonu olmasının, maraton ve bisiklet yarışlarının da Paris caddelerinde yapılmasının etkisiyle merkezdeki cadde ve sokaklar büyük ölçüde trafiğe kapatılmıştı. Paris’e daha önce 10 yıl önce gelmiştik ve ne kadar kalabalık olabileceğini biliyorduk. Ki üzerine olimpiyat kalabalığının da ekleneceğini düşünüyorduk. Ama Paris bizim tahminlerimizin tam tersi şekilde sakin ve yalındı. Caddeleri farklı ülkelerden birçok insanla paylaştığımızı taşınan bayraklardan veya giyilen kıyafetlerden anlıyorduk. Brezilyalılar, Almanlar, Çinliler, Japonlar, İngilizler ve tabii ki bizim gibi Türkler 🙂 O anlarda belki farkında değildik; Paris’in anıtsal yapılarını ve meydanlarını böyle bir havada görebilmek, bir daha yaşamanın olası olmadığı bir deneyimdi…

İlk günün akşamında o günkü yüzme finallerini izlemek için La Defense Arena’ya doğru yola koyulduk. La Defense Arena şehir merkezinin biraz daha dışında, Paris’in görece yeni semtlerinden birinde yer alıyordu. Gökdelenler, alışveriş merkezleri, iş kuleleri ve Zafer Takı’na itafen yaptırılan Grande Arche de la Défense’i (Büyük Kemer) arasından yürüyerek La Defense Arena’ya ulaştık. İçeri girdiğimiz andan itibaren de spor ve olimpiyat havasına hemen girdik. Yarışlar başlamadan önce yapılan görsel şovu keyifle izledik. Paris 2024’ün ritüeli olan eski sembol sporcuların gerçekleştirdiği başlangıç vuruşu ile yarışlar başladı.
O gün Leon Marchand, Kristof Milak, Katie Ledecky gibi büyük sporcuları yerinde izleme şansı bulduk. Kristof Milak ve Katie Ledecky kendi dallarında altın madalya kazandı. Paris 2024’ün ve elbette Fransızların altın çocuğu Leon Marchand bu kez 4×100 karışık finalinde yarıştı, kendi sekansında yine etkileyici bir performans sergilese de bu seferki madalyası altın değil bronz oldu 🙂 İlk kez bir madalya törenini yerinde izlemek de yine La Defense Arena’da kısmet oldu. Tabii gönül isterdi ki çalan marş İstiklal Marşı, gönderde en yükseğe çekilen bayrak da Türk bayrağı olsun… Bir gün bunu yaşamak da kısmet olacak inşallah… Madalya töreni sonrası sporcuların tribünleri selamlamasını, basına poz vermesini, birbirleriyle olan diyaloglarını canlı izlemek de ilginç oluyor. Olimpiyat ruhunun bir parçası olarak sporcuların birbirine çok nazik ve centilmence davrandığını, seyircilerin de her daim sporculara sonuçtan bağımsız destek verdiğini, kazanan-kaybedenden ziyade sportmenlik kültürünü yaşattığını gözlemlemek “keşke hayat hep olimpiyat havasında, sevgi, saygı, hoşgörü ve barış atmosferinde olsa” dedirtiyor…

4 Ağustos Pazar sabahı, Paris’te ve olimpiyatlardaki 2.günümüz. Sabah çok heyecanlıyız, çünkü okçulukta bireysel erkekler finalini yani Mete Gazoz‘u yarışırken izleyeceğiz ve destekleyeceğiz. Yani inşallah 🙂 Çünkü o sabah Mete’nin çeyrek finaller öncesi son müsabakası var ve maçı otelde televizyondan izliyoruz. Öyle bir maç oluyor ki Mete neredeyse kaybedecek duruma geliyor ama ne yapıp edip maçı kazanıyor. İzlerken heyecandan ölüp ölüp dirildiğimiz maç sonunda mutluluktan sarmaş dolaşız 🙂
Otelden ayrıldıktan sonra müsabakalar başlamadan şehrin simgelerinden Eiffel Kulesi’ni yakından görmek istedik. Kule her zamanki gibi belirli bir kalabalığa ev sahipliği yapsa da yine bizim beklediğimizden daha sakindi. 300 metrelik 135 yaşındaki Eiffel, üzerine yerleştirilen olimpiyat halkaları ile ayrı bir güzeldi…

Eiffel’den ayrılıp okçuluk finalleri için Les Invalides’e geçtik. Napolyon’un mezarına da ev sahipliği yapan 350 yıllık Les Invalides, Fransa’nın daha çok askeri tarihiyle ilişkilendiriliyor. Ve yine böyle önemli bir merkezi olimpiyatlarda öne çıkaracak şekilde, okçuluk müsabakalarının ev sahibi olarak konumlandırmışlar.
Les Invalides’te yerimizi aldık ve sporcuların hedeflere oklarını attığı 70 metrelik mesafeyi yerinde görünce şaşırmadan edemedik. Zaman ilerledikçe heyecanımız arttı. Yaklaşık 1,5 yıl önce olimpiyat takvimini dikkatle incelerken Paris’te olabileceğimiz tarihlerde okçuluk erkekler bireysel finallerini izleyebileceğimizi yani Mete’yi yerinde destekleyebileceğimizi fark edince çok sevinmiş ve biletlerimizi hemen almıştık. İşte şimdi o an gelmişti. Mete ve efsane antrenör Göktuğ Hoca yerini aldığında Les Invalides’te Türkçe tezahüratlar yükseldi. Bizimle beraber tribünlerde hiç de azımsanmayacak kadar Türk seyirci de vardı, Mete’ye orada yalnız olmadığını hissettirebiliyorduk. Maç başladıktan sonra Mete’nin attığı oklar sonrası spikerden gelen 9 veya 10 seslenişiyle alkışlarla yerimizden zıplıyor sonra sporcuların konsantre olmasını sağlayabilmek için hemen sessizleşip çıt çıkarmamaya çalışıyorduk. Mete’nin rakibi Güney Koreli Woojin Kim de çok güçlü bir rakipti ve çok çekişmeli geçen maçı maalesef Mete kaybetti. Mete’nin maç sonu üzüntüsünü görmek içimize oturdu… O an karşımızda görebilsek söylemek istediğimiz şeyi burada dile getirmek istiyorum: “Biz senden razıyız Mete ve her zaman yanındayız, iyi ki varsın…”

Mete’nin kaybetmesi sonrası diğer müsabakaları canımız sıkkın bir şekilde takip ettik. Finalde bizim bronz madalya alan erkekler okçuluk takımımızdaki diğer iki milli okçumuz, Ulaş Berkim Tümer ve Muhammed Abdullah Yıldırmış’ı da eleyen ABD’li Brady Ellison ile Mete’nin kaybettiği Güney Koreli Woojin Kim karşılaştı. Çok çekişmeli geçen final maçını Woojin Kim kazandı, böylelikle Paris 2024’te okçuluğun tüm branşlarında (kadın, erkek, takım ve karma takım) altın madalyalara Güney Kore ambargo koymuş oldu.

İkinci günün akşamında olimpiyatların bel kemiği olan atletizm finallerini izlemek için Stade de France’dayız. İzleyeceğimiz madalya yarışları arasında erkekler çekiç atma, kadınlar yüksek atlama ve bir olimpiyat klasiği olan erkekler 100 metre finali var. Kadınlar yüksek atlama finali tam bulunduğumuz tribünlerin önünde gerçekleşti ve finale çıkan atletimiz Buse Savaşkan‘ın yarışını heyecanla takip ettik. Madalya beklentimiz yoktu, biliyorduk ki Buse çok genç bir sporcumuz ve burada finalde yarışması zaten büyük bir başarı. Buse’nin 10. olduğu yarışmayı Ukraynalı Yaroslava Mahuchikh kazandı. Sonuncu atlayış hakkında tüm sporcuların ve seyircilerin de alkışlarla desteklediği rekor denemesiyse maalesef başarılı olmadı.
Saha içinde yarışlar devam ederken bir yandan erkekler 100 metre yarı finalleri gerçekleşiyordu. Çekiç atmada sporcuların yaptığı atışlar sonrası çekiçler uzaktan kumandalı arabalarla sporculara geri taşınıyordu 🙂 Çekiç atma yarışını Kanadalı Ethan Katzberg çok zorlanmadan kazanırken gecenin finaline doğru yavaş yavaş yaklaşıyorduk. 100 metre finali öncesi, stadyuma girerken seyircilere dağıtılan bilekliklerle çok güzel bir görsel şov yapıldı. Bilekliklerdeki ışıklar aynı anda yanıp sönüyor, müzikle beraber renkler değişiyordu. Finalde yarışacak sporcular tanıtılırken bilekliklerdeki ışıklar sporcuların ülke bayraklarının rengini alıyordu. Ve evet biz de tüm seyirciler gibi artık bu ikonik finale hazırdık…

100 metre finali başlamadan önce bunu ekran başında Caner Eler’in anlatımıyla izlemek de bir başka oluyor diye düşünüyorum. Yarış startı verilmeden Eler’in bir solukta ve sessizce kulvardaki sporcuları sayışını kulağımda duyar gibi oluyorum: 2 numaralı kulvarda Kenneth Bednarek, 3 numarada Fred Kerley, 4 numarada Kishane Thompson, 5 numarada Akani Simbine, 6 numarada Oblique Seville, 7 numarada Noah Lyles, 8 numarada Letsile Tebogo, 9 numarada Marcell Jacobs…
Ve işte start verildi. Dünyanın en heyecanlı ve en kısa yarışı her zamanki gibi göz açıp kapanıncaya kadar bitti. Bu unutulmaz finalin sonucunda ilk yedinin durumu foto finişle belirlendi. Çünkü 8 sporcunun tamamı 10 saniyenin altında koşarken, birinci ile sonuncu arasındaki dereceler arasındaki fark sadece 12 saliseydi. İnanmak güç ama ilk 4’ün dereceleri 9.79 ile 9.82 arasında değişiyordu. Sonuç olarak yarışı 9.784’lük derecesiyle ABD’li Noah Lyles kazanırken, gümüş madalya 9.789’lük derecesiyle Jamaikalı Kishane Thompson‘ın oldu. Yani 1.ve 2. arasındaki fark sadece 1 saniyenin binde 5’i kadardı, akıl alır gibi değil… Tokyo 2020’nin şampiyonu fenomen atlet İtalyan Marcell Jacobs ise 5.oldu.

Paris’te 3.ve son gün… Son gün ajadamızda bu kez bireysel artistik jimnastik finalleri ve güreş müsabakaları var. Yine heyecanlıydık çünkü bu kez artistik jimnastikçimiz Ferhat Arıcan‘ı finallerde izleyecektik. Finallerin gerçekleşeceği Arena Bercy’de erkenden yerimizi aldık. Bu sayede sporcumuzun ısınmasını da izleyebilmiş olduk. Ferhat Arıcan paralel barda yarışıyordu ve başarılı da bir seri sundu. Ancak bu madalya almasına yetmedi, sporcumuz olimpiyat 5.si oldu. 2020 Tokyo’da artistik jimnastikte bronz madalya alarak ülkemize bir ilki yaşatan Ferhat Arıcan’la gurur duyduk, duyuyoruz.
Paralel bardaki erkekler finali sonrası kadınlarda denge, erkeklerde barfiks ve kadınlarda yer hareketleri finalleri yapıldı. Kadınlardaki iki finalde de bir olimpiyat efsanesi ABD’li Simon Biles ve ikonik sporcu Brezilyalı Rebeca Andrade yer alıyordu. Jimnastiğe inanılmaz bir doğallık katan ve çok yakışan Simon Biles’ı, sürekli gülümsemesi ve sempatikliğiyle Rebeca Andrade’yi ve onların tatlı rekabetini izlemek büyük keyifti. Ama ilk yarışma olan denge aletinde çoğu sporcunun hatta Simon Biles’ın düştüğü finalleri ikisi de kazanamadı, hatta ikisi de madalya alamadı. Altın madalya sürpriz şekilde İtalyan Alice D’amato‘nun oldu.

En zor branşlardan biri olan erkekler barfikste de sporcuların büyük bir bölümü (favorilerden bazıları dahil) serileri sırasında düşerek büyük puan kayıpları yaşadı. Hatta bazıları çok tehlikeli şekilde düşerek bizi korkuttu. Kadınlar denge aleti sonrası erkekler barfiks finallerinde de bu kadar düşen sporcuyu görünce şaşırdım açıkçası. Televizyon başından takip ederken özellikle finallerde böylesine performansları nadir olarak görmüştüm, belki de bana denk gelmemişti bilemiyorum. Bir de şunu da düşünmeden edemedim; bu düşmelerin bazıları keşke paralel barda yaşansaydı, Ferhat Arıcan da madalya alsaydı. Şansımıza paralel barda sporcular böyle hatalar yapmamışlardı…
Son olarak kadınlar yer hareketlerinde Simon Biles ve Rebeca Andrade bir kez daha kapıştı. Bu kez ikisi altın ve gümüş madalyaları paylaştılar; Rebeca Andrade altın, Simon Biles ise gümüşü madalyayı kazandı. Yer hareketlerinin madalya törenindeyse sadece Paris 2024’ün değil tüm olimpiyat tarihinin en unutulmaz anlarından biri yaşandı. Altın madalya alan Rebeca Andrade kürsüye çıkarken ikinci olan Simon Biles ve 3.olan yine ABD’li Jordan Chiles iki yandan önünde saygıyla eğildiler. Ve çok büyük bir sportmenlik ve tevazu örneği gösterdiler. Tarihe geçen bir başka durum da bu üçlünün tamamının siyahi olması ve bunun bir artistik jimnastik branşında ilk kez yaşanmasıydı…

Jimnastik finallerinden sonra akşam izleyeceğimiz güreş müsabakalarına kadar olan süreyi bu 3 gündeki tek turistik ziyarete ayırdık. Paris’e yıllar önce ilk gelişimizde bizi en çok etkileyen yerlerden biri olan Montmartre’ye hızlı bir ziyaret yapmaya karar verdik. Montmartre şehir merkezinin biraz uzağında kalması nedeniyle olimpiyat havasının da dışında kalıyordu.
Montmartre’deki ünlü Ressamlar Tepesi’ne çıkan yokuşu dinlene dinlene, keyif alarak çıktık. Tepede yine nice ressam karşılarına aldıkları müşterilerinin portresini çiziyordu. Montmartre’nin sokaklarını yıllar önce olduğu gibi tekrar arşınladık, mimarisiyle büyüleyen Sacre Coeur Bazilikası’nı ziyaret ettik, aşağıda dümdüz uzanan Paris’i bir süre seyrettik, bir kafede oturup soluklanırken Montmartre’nin havasını iyiden iyiye içimize çektik…

Bu kısa Montmartre kaçamağından sonra artık olimpiyatlardaki son seansımız için Eiffel Kulesi’nin arkasındaki Arena Champ-de-Mars’a doğru yola çıktık. Olimpiyatlar için bilet alırken “Güreşte başarılıyız, herhalde en azından 1-2 sporcumuzun maçına denk geliriz.” diye düşünmüştük, ama öyle olmadı maalesef. Güreşçilerimiz gündüz seansında elenince kendi sporcularımızı izleyemedik. Ama bir açıdan da şanslıydık. Kübalı efsane güreşçi Mijain Lopez Nunez‘in yarı final maçını izleme şansı bulduk. Kendisini canlı izleyince böyle bir sporcunun maç kaybetmesinin imkansız olduğunu görüyor insan. Ertesi gün Lopez, altın madalyayı kazanıp bireysel olarak bir branşta 5 olimpiyat altını alan ilk ve tek sporcu olarak tarihe geçti.

Bu seansla beraber olimpiyat rüyamızın da sonuna gelmiştik. Ertesi gün havaalanında Ferhat Arıcan ve Buse Savaşkan’la karşılaşmak ve onlarla fotoğraf çektirmek Paris’ten ayrılırken bizim için büyük bir teselli oldu. Umarım kendilerine Türkiye’de sporun gelişimi için çok büyük bir iş yaptıklarını, yeni nesiller için örnek teşkil ettiklerini, onlarla gurur duyduğumuzu ve milli sporcularımızı Paris’te olduğu gibi imkanlar doğrultusunda hep destekleyeceğimizi yeterince hissettirebilmişizdir…

Yazının başında yazmıştım olimpiyatlar maalesef sadece bir spor organizasyonu değil, olmadı. Paris 2024’te de eşcinsellik vurgusunun damga vurduğu açılış töreni, Rusya’ya uygulanan ambargoya karşın İsrail’e çifte standartla yol verilmesi, yeterince temiz olmayan Seine Nehri’nde yapılan yüzme yarışları, Fransa’nın kendi sporcularına uyguladığı başörtüsü yasağına rağmen maratonu kazanan Müslüman Hollandalı sporcu Siffan Hassan’ın kapanış töreninde milyonların gözü önünde başörtüsüyle madalyasını alması, bize denk gelmese de Paris’in farelerle dolu olduğu söylenen sokakları, kendi açımızdan bakınca yıllar sonra altın alamadığımız ilk olimpiyat olması vs vs. Tartışılabilecek o kadar çok şey var ki… Ama ben bütün bu konulardan bağımsız, bir sporsever olarak olimpiyatlara sadece bir spor festivali olarak bakmak istedim, hep de öyle bakmak istiyorum…
Bu yazıyı yazarken bireysel olarak bir çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu tekrar yaşadım ve şükrettim. Herkesin, özellikle de çocukların tüm hayallerine kavuşabilmesi dileğiyle…
Son yorumlar