Selçuklu Başkenti Konya

Ankara’ya 2,5 saatlik mesafede bulunan Konya, haftasonu gezisi için ideal bir noktada. Böyle olunca Konya’yı birkaç kez ziyaret etme imkanı bulduk ve her gidişimizde farklı güzelliklerini keşfettik. Arabayla giderken bitmek bilmeyen kocaman ova ve dümdüz yol zaman zaman sabırları zorlayabiliyor. Neyse ki şehrin göbeğine götüren hızlı tren gibi bir ulaşım seçeneği de mevcut 🙂

Konya, ilkokuldan itibaren “Türkiye’nin tahıl ambarı” olarak hafızalara kazınmışlığının yanı sıra, haritalarda kapladığı alan vesilesiyle “ülkemizin en büyüğü” oluşuyla da her zaman saygı uyandırmıştır bende. Coğrafi konumu ve uçsuz bucaksız verimli ovasıyla ilk çağlardan itibaren önemli bir yerleşim yeri olması, şehrin tarih boyunca çok farklı hikayelere ev sahipliği yapmasını sağlamış. Gidip gördükçe Konya’nın çok katmanlı tarihi zenginliği ve bu dokunun korunmuşluğu insanı kendine hayran bırakıyor. Bu tarihi zenginliğin ortasında tarihi bir dönem fazlasıyla öne çıkıyor; şehir buram buram Selçuklu kokuyor…

Mevlana Müzesi

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel”… Her ne kadar bu dizenin kendisine ait olup olmadığı tartışılda da hayat felsefesinin örtüşmesi bu sözleri en çok Mevlana’ya yakıştırıyor sanki. Biz de Konya’ya ayak basar basmaz bu çağrıya uyuyor ve soluğu Mevlana Müzesi‘nde alıyoruz.

Yaratıcı ve insan sevgisinin zirve noktalarından birinin vücut bulduğu Mevlana Celaleddin Rumi’nin ilginç bir hayat hikayesi var: Mevlana, 13.yüzyılda bugün Afganistan’da yer alan Belh kentinden babası Bahaeedin Veled ve ailesi ile beraber Anadolu’ya göç ediyor. Aile, 1222 yılında uğradıkları birçok şehir ve 4000 km’den uzun süren bir yolculuk sonrası Larende’ye (günümüzde Karaman) yerleşiyor. Birkaç yıl sonra da Anadolu Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad’ın Bahaeedin Veled’e yaptığı davet üzerine başkent Konya’ya geliyorlar. İşte günümüzde müze olan bu alan, ki o dönemde Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesiymiş, Sultan Alaeddin Keykubad tarafından Mevlana’nın babasına hediye ediliyor.

Mevlana Müzesi’nden

Babasının vefatı sonrası bu alanda türbe yaptırmak isteyenlere Mevlana’nın “gök kubbeden daha görkemlisi” olamayacağını söyleyerek bu isteği geri çevirdiği rivayet ediliyor. 1273’te kendi vefatı sonrası ise benzer istekler karşısında oğlu Sultan Veled karşı çıkmamış ve Mevlana için görkemli Yeşil Kubbe böyle inşa edilmiş.

Mevlana’nın Sandukası

Alandaki Mevlevi Dergahı ve Türbe, 1926’dan bu yana müze statüsünde yer alıyor. Müzede Mevlana türbesi dışında, mescit, semahane, derviş odaları, mutfak, kütüphane gibi yapıların yanı sıra avluda Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı şadırvan ve Şeb-i Arus havuzu bulunuyor. Kütüphanede Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerine ait 4 binden fazla el yazması eser bulunuyormuş ki gerçekten çok etkileyici bir sayı.

Sultan Selim Camii

Mevlana Müzesi’nin hemen yanında bir başka tarihi yapı bulunuyor: Sultan Selim Camii. Klasik Osmanlı mimarisinin bir ürünü olan ve İstanbul’daki Fatih Camii’ne benzerliği dikkat çeken bu cami, II.Selim adına yaptırılmış ve 1567 yılında tamamlanmış.Mimar Sinan’ın başmimar olduğu döneme ait olsa da, Sultan Selim Camii’nin adı onun eserleri arasında geçmiyor, nedenini merak ettim doğrusu ama cevabı bulamadım 🙂

Tarihi Çarşı ve Çevresi

Mevlana Müzesi’nden ayrıldıktan sonra Alaaddin Tepesi’ne doğru Mevlana Caddesi üzerinden yürümeye başlıyoruz. Caddenin iki tarafı da tarihi yapılarla dolu. Öncelikle caddenin sağ (kuzey doğu) tarafına yöneliyoruz. Öncelikle önünde şirin bir meydan bulunan Şerafeddin Camii‘ni, sonra az ilerisinde Mevlana’nın yoldaşı adına yaptırılmış Şemsi Tebrizi Camii ve Türbesi‘ni görüyoruz. Bu kısımda başka tarihi yapı ve binalar da bulunuyor. Özellikle Şerafeddin Camii’nin hemen karşısında yer alan Yapı Kredi Bankası’na ait bina orjinal bir mimarisiyle dikkat çekiyor.

Konya’dan orjinal mimarisiyle tarihi bina

Caddenin diğer tarafı kıyasla çok daha fazla görülecek tarihi yapı barındırıyor. Cadde üzerinde gördüğümüz ilk yapı İplikçi Camii, 13.yüzyılda yapılmış bir eser. O dönem Altunaba ismiyle bilinen medrese Anadolu Selçuklulara ait ilk medrese olarak kabul ediliyor ve Konya’ya ilk geldikleri dönem Mevlana’nın babası Bahaeedin Veled, sonra da bizzat Mevlana’nın kendisi burada vaazlar ve dersler vermişler.

Tarihi Çarşı Sokaklarında…

Cadde üzerindeki Kayalı Park’ın arkasında Tarihi Çarşısı (Bedesten) yer alıyor. Dokusu ve canlılığı ile sokaklarında keyifle gezerken yine birçok tarihi yapıyı da görme fırsatı buluyoruz. Şehirdeki en büyük Osmanlı dönemi camilerinden biri olan Kapu Camii ve özgün mimarisi ile öne çıkan Aziziye Camii‘nin ikisi de 17.yüzyılda yaptırılmış. Özellikle barok mimarinin izlerini taşıyan Aziziye Camii, şehirde şahsen en beğendiğim eserlerden biri oldu…

Tarihi Çarşı’da Kapu Camii
Aziziye Camii

Konya aynı zamanda zengin bir yemek kültürüne de sahip. Etli ekmek, kavurmalı pilav, bamya çorbası bu kültürün en bilinen örneklerinden. Şehrin bir diğer ünlü yemeği tirit kebabı için de birçok restorant mevcut olsa da tarihi çarşıdaki Tarihi Tiritçi Mithat‘ı şiddetle tavsiye ediyorum. Aziziye Camii’nin hemen yakınındaki restorant, bu kadar gezinin üzerine tadı damağınızda kalacak bir lezzet durağı olacak, hiç şüpheniz olmasın…

Alaeddin Tepesi

Tarihi Çarşı’dan çıkıp Mevlana Caddesi’ne dönüyor, kısa bir yürüyüş sonrasında Alaeddin Tepesi‘ne ulaşıyoruz. Baştan söylemeli; Konya dümdüz bir şehir olduğu için buradaki höyük tepe olarak adlandırmış olsa da Alaeddin Tepesi aslında çok yüksek bir yer değil 🙂

Alaeddin Tepesi

Tarih boyunca şehir bu höyüğü merkeze alarak yapılanmış. Sırasıyla Hititler, Frigler, Lidyalılar, Doğu Roma İmparatorluğu ve Anadolu Selçuklu Devleti şehre hükmetmiş. Höyük üzerinde Selçuklu döneminde yaptırılan Alaeddin Camii günümüze kadar ulaşmış ve tepe bu nedenle Alaeddin Tepesi olarak anılıyor.

Alaaddin Camii’nde Roma’dan kalma sütunlar

Tepedeki Alaeddin Camii’nin yapımı Anadolu Selçuklu Sultanı I.Mesud zamanında başlamış, I.Alaeddin Keykubad döneminde 1221 yılında da tamamlanmış. Caminin içerisinde diğerlerinden görsel olarak ayırt edilebilen Roma döneminden kalma sütunlar dikkatimizi çekiyor. Çinilerle süslenmiş etkileyici mihrap ve abanoz ağacından yapıldığını öğrendiğimiz muhteşem minber kesinlikle görülmeden geçilmemeli…

Alaeddin Camii ve Selçuklu Sultanları’na ait Kümbet

Caminin avlusunda Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Alaeddin Kümbeti olarak anılan türbede 8 Selçuklu sultanının (I. Mesud, II. Kılıçarslan, I. Gıyâseddin Keyhüsrev, II. Rükneddin Süleyman, III. İzzeddin Kılıçarslan, I. Alâeddin Keykubad, II. Gıyâseddin Keyhüsrev, IV. Rükneddin Kılıçarslan ile III. Gıyâseddin Keyhüsrev) mezarı ve sandukası bulunuyor. Bu görkemli kümbet aynı zamanda Anadolu’da bulunan kümbetlerin en yükseğiymiş.

II.Kılıçarslan Köşkü’nden kalanlar

Alaeddin Tepesi’ndeki yapılardan biri de, tepenin en kuzey ucunda II.Kılıçarslan zamanında yaptırılan Selçuklu Köşkü (II.Kılıçarslan Köşkü). Zamanında Selçuklu Sarayı’nı çevreleyen surların bir burcu üzerinde yer alan köşkten geriye çok az şey kalmış.Kalanlardan da yapının aslının neye benzediğini anlamak çok da mümkün değil maalesef.

Tarihi Medreseler

Sırada Konya’da görülmesi gereken en önemli yapılardan olan Selçuklu dönemine ait tarihi medreseler var. Bunlardan ilki Karatay Medresesi, Alaeddin Tepesi’ne çok yakın şekilde II.Kılıçarslan Köşkü’nün hemen karşısında yer alıyor. 1251 yılında yapımı tamamlanan medresenin öne çıkan güzelliklerinden ilki şahane taş işçiliğine hayran bırakan kapısı. Kapıyı bir süre seyredip içeri geçince giriş holünde medresenin tarihçesini, mimari detaylarını ve Atatürk’ün Konya’ya yaptığı ziyaret sonrası şehirdeki tarihi medreseleri koruma altına alınmasını isteyen tarihi vesikaları görüyoruz.

Karatay Medresesi

Ana hole geçince duvar ve tavandaki muhteşem çiniler karşılıyor bizi. Büyük kısmı dökülüp kalmasa da yine de çok güzel ve ihtişamlı, bir süre hayran hayran seyrediyoruz sadece… Medresenin bir bölümünde Beyşehir Gölü’nün kıyısında yer alan Kubadabad Sarayı’na ait çiniler de sergileniyor. Bölümlerden birinde ise Selçuklı döneminin devlet adamlarından, medreseye de ismini veren Celaleddin Karatay’ın türbesi yer alıyor.

Karatay Medresesi’nde muhteşem çini işçiliği

Karatay Medresesi’nden çıkınca Alaeddin Tepesi’nin etrafından yürüyerek yaklaşık 5 dakikalık mesafede yer alan İnce Minareli Medrese‘ye doğru ilerliyoruz. Yol üzerinde Tarihi Konya Evleri’ni de görüyoruz. Bu evler görece yakın bir zamanda restore edilmiş, şehre de ayrı bir hava katmış.

Tarihi Konya Evleri

Yine bir 13.yüzyıl eseri olan İnce Minareli Medrese şehirdeki en özgün yapılardan biri. İnce, uzun olan tek minaresi yıldırım düşmesi sonrası hasar almış ve üst şerefesi yıkılmış. Yarım minaresi de yapıya ayrı bir güzellik katmış. Taç kapısı en az Karatay Medresesi’nin kapısı kadar, hatta açıkçası ondan da daha etkileyici. Medresenin içinde daha sade ama yine çok güzel çini işçiliği yer alırken, Selçuklu dönemi taş (mezar taşları, kitabeler, sandukalar ve rölyefler) ve ahşap (kapı, pencere kanatları ve tavan göbeği) işçiliğinin en güzel örnekleri sergileniyor.

İnce Minareli Medrese
İnce Minareli Medrese’nin iç mimarisi ve tarihi eserler

İnce Minareli Medrese’den çıkınca şehrin diğer tarihi medreselerine doğru yol alıyoruz. Bu sefer kat edeceğimiz mesafe biraz daha uzun. Yol üzerinde önce şehir merkezindeki tek kilise olan Aziz Pavlus Kilisesi‘ni görüyoruz. Ki bu kilisenin tarihi de kıyasla çok da eskilere dayanmıyor, 1910 yılında inşa edilmiş.

Aziz Pavlus Kilisesi

Kiliseden kısa bir yürüyüş sonrası şehrin bir diğer önemli tarihi medresesi Sırçalı Medrese‘ye ulaşıyoruz. Medrese kapalı olduğu için ancak dışarıdan görebiliyoruz. Diğer medreseler gibi Sırçalı Medrese’nin de taş işçiliğine hayran olunacak ihtişamlı bir kapısı bulunuyor. İç kısmında göz alıcı bir çini işçiliği dikkatimizi çekiyor. Bu medreseyi mimari olarak diğerlerinden farklı kılan açık avlulu ve iki katlı olması. 1242 yılından bu yana ayakta olan bu yapı da Konya’da Selçuklu döneminin yaşayan izlerinden bir tanesi…

Sırçalı Medrese

Sırçalı Medrese’nin çok yakınında yine Selçuklu döneminden günümüze ulaşan yapılardan Sahip Ata Külliyesi bulunuyor. Külliye ismini Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata Fahreddin Ali’den alıyor. Kendisinin ve ailesinin mezarları da külliyedeki Sahip Ata Vakıf Müzesi’nin bir bölümünde yer alıyor. Bu mezarlar üzerindeki masmavi çini kaplamaları ile çok özgün ve etkileyici, mutlaka görülmesi gereken ayrı bir sanat eseri statüsünde…

Sahip Ata Medresesi’nde tarihi mezarlar
Sahip Ata Vakıf Müzesi’nde tarihi ahşap kapılar

Külliyede cami, şu an müzeye çevrilmiş olan dergah ve hamam yer alıyor. Müzede Konya’nın tarihi cami ve medreselerinden toplanmış birçok tarihi eser sergileniyor. Saatler, rahleler, kapılar, pencere kanatları, halılar, kilimler, şamdanlar müzede görülebilecek eserlerden bazıları. Şahsen çinili mezarlardan sonra beni en çok etkileyen, caminin görkemli taç kapısı oldu. İnce işlenmiş taş işçiliğine ek olarak kapı üzerine yerleştirilmiş cami minaresi kapıya ayrı bir özgünlük ve güzellik katmış.

Sahip Ata Camii Taç Kapısı

Konya Arkeoloji Müzesi

Sahip Ata Külliyesi’nin hemen bitişiğinde Konya’nın en güzel müzelerinden biri olan Konya Arkeoloji Müzesi bulunuyor. Selçuklu dönemine ait bunca medrese ve eser gördükten sonra şimdi daha eskilere, başka dünyalara açılma vakti…

Konya Arkeoloji Müzesi – Lahit mezar 1

1901 yılında kurulmuş olan bu müze, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden sonra Türkiye’nin en eski ikinci arkeoloji müzesi. Müzede, neolotik çağdan başlayarak Roma ve Bizans dönemine kadar uzanan çok geniş bir yelpazede eserler görülebiliyor. Çatalhöyük ve Karahöyük başta olmak üzere Konya’daki çeşitli kazılarda bulunan ok-mızrak uçları, topraktan yapılmış kaplar, çanaklar bizi insanlığın ilk çağlarına götürüyor.

Konya Arkeoloji Müzesi – Mozaikler

Müzede görülebilecekler arasında çoğunluğu Pamfilya dönemine ait lahit mezarlar da bulunuyor. Açıkçası üzerindeki ince heykel işçilikleri ile hepsi ayrı bir sanat eseri hüviyetinde ve çok etkileyiciler. Bazıları kısmen tahrip olmuş olsa bile, çoğunluğunun iyi korunmuş olduğunu söyleyebilirim. Konya’da zaman Selçuklu döneminden itibaren günümüze akıyor gibi görünse de şehrin tarihi aslında çok daha eskilere dayanıyor. Müzede gördüğümüz ilk çağlardan günümüze kadar gelen eserler, lahitler, heykeller ve mozaikler bize bunu fazlasıyla hatırlatmış oldu.

Konya Arkeoloji Müzesi – Lahit Mezar 2

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi

Konya’da bunca tarihi yapıdan sonra biraz farklılık yaşamak için şehirdeki orjinal alanlardan birine, Konya Tropikal Kelebek Bahçesi‘ne doğru yola çıkıyoruz. Şehir merkezinin biraz dışında kalan bahçe 2015 yılında Türkiye’nin ilk kelebek bahçesi olarak açılmış. Dört mevsim tropikal iklim koşulları altında tutulan bahçenin sıcaklığı her daim 28 derece ve %80 nem oranına sahip. Dolayısıyla buraya soğuk aylarda da geliyor olsanız, kendinizi yazlık kıyafete geçiş yapacak şekilde ayarlamalısınız. Aksi halde gezerken çok bunalabilirsiniz…

İçeriye girer girmez şehrin ortamından apayrı bir yerde buluyoruz kendimizi. Başlangıçta hemen fark edemiyoruz ama biraz ilerleyince etrafımızda uçuşan rengarenk kelebekler dört yanımızı sarıyor. Sayısız kelebeği bu kadar yakından görebilmek içimizi kıpır kıpır yapıyor. Bir süre durup sadece uçuşan kelebekleri seyrediyoruz.

Yürüdükçe parkurun yan kısımlarına yerleştirilmiş tablalar üzerinde çürümüş meyve atıkları görüyoruz. Bunların kelebekleri beslemek ve onları yakından görebilmeye olanak sağlamak için yerleştirildiğini sonradan anlıyoruz. Gerçekten bu tablalar üzerine konan kelebekleri çok yakından görebilmek mümkün olabiliyor. Kanatlardaki desenleri yakından izleyebilmek apayrı bir keyif…

Uçuşan rengarenk kelebekler…

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi’nin çocuklar için olduğu kadar yetişkinler için de oldukça ilginç olduğunu söyleyebilirim. Bahçede, Kostarika, Panama, Malezya, Kenya gibi ekvator kuşağında yer alan tropikal iklime sahip ülkelerden getirilen 60 farklı türde kelebek bulunuyor ve aylık olarak yaklaşık 20000 tanesi alanda uçuşuyor. Bu sayı ve 3.5 dekarlık alan genişliği Konya’ya kurulan bu bahçeyi Avrupa’nın en büyüğü olmasını sağlamış.

Bahçede bir papağan

Kelebeklerin baş döndürücü güzelliğine doyup son kısma geldiğimizde tropikal bahçenin Böcek Müzesi kısmına ulaşıyoruz. Böcek Müzesi’nde Yaşam Döngüsü, Böcek Sineması, Kelebek Sınıflandırması, Kelebek Davranışı ve Böcek Köyü olarak adlandırılan ayrı alanlar mevcut. Bu kısımda kurulan sergiler ve oyunlaştırılmış aktivitelerle çocuklara kelebekler, böcekler, doğa ve tarım takvimi gibi konularda birçok detaylı bilginin aktarılması hedeflenmiş.

Konya Bilim Merkezi

Sırada şehre son yıllarda kazandırılmış bir diğer konsept alan, Konya Bilim Merkezi var. Bilim Merkezi de Tropikal Bahçe gibi konum olarak şehrin dışına doğru kalıyor ama tam tersi yönde, Ankara’ya dönüş yolunda yer alıyor. TUBİTAK tarafından desteklenen Türkiye’deki ilk bilim merkezi olarak başlanan bu proje 2014 yılında tamamlanmış. Yeşil bina konseptiyle kurulan yapı içinde rüzgar enerji santrali ve güneş panellerini barındırıyor. Böylece adının hakkını vererek olması gerektiği gibi örnek teşkil ediyor.

Konya Bilim Merkezi – 1

Bilim Merkezi’nin içine girince devasa bir ekran karşılıyor bizi. Ekranın arkasında yer alan salonlarda insan vücudu ve anatomisi, evrenimiz (uzay ve gezegenler), dünyamız (doğal şekiller ve oluşumlar) ve doğal afetler (deprem, tsunami, volkan vb.) için kurulmuş teknolojik sergiler ve simulasyonlar bulunuyor. Birçoğu oyunlaştırılmış içerikle tasarlanmış bu alanların çocuklar için olduğu kadar yetişkinler için de öğretici olduğunu söyleyebilirim.

Konya Bilim Merkezi – 2

Zemin katta bulunan bu salonların dışında üst kısımda yer alan robotik bölüm Bilim Merkezi’ndeki en ilginç ve öğretici alanlardan biri. Burada endüstride ve günlük hayatta farklı amaçlar için tasarlanmış çok farklı robotlar yakından görülebiliyor. Ayrıca basit kodlama ve yazılım simulasyonları ile deneyim kazanmak mümkün. Kısacası özetle çocuklar için ufuk açıcı bir yer.

Planetaryum, Bilim Merkezi’nde mutlaka görülmesi gereken bir diğer kısım. Belirli saatlerde düzenlenen seanslarda 360 derece dönen çok özel bir platform ve 3 boyutlu görsel sistem sayesinde uzay, galaksi sistemi, dünyanın evrendeki yeri gibi konularda etkileyici özel çekim filmler izlenebilir ve çok özel bir deneyim yaşayabilirsiniz.

Özet olarak ülkemizde çok da eşi benzeri bulunmayan Konya Bilim Merkezi birkaç saatlik bir ziyareti kesinlikle hak ediyor. Özellikle çocuklarla beraber keyifli ve öğretici bir aile etkinliği yaşamak için harika bir yer.

Sille

Konya şehir merkezine bağlı, şehrin batı kısmında yer alan Sille kasabası, sadece Konya’nın değil Türkiye’nin de en ilginç ve görülmeye değer kasabalarından biri. Konya’ya yapılacak bir gezi planında mutlaka yer almalı diye düşünüyorum. Belki küçük bir kasaba ama gezdikçe zenginleşiyor, içinde kayboluyorsunuz…

Sille

Sille Çayı’nın içinden geçtiği karşılıklı iki dağ (Karabuğa Dağları ile Takkeli Dağ) arasında yer alan Sille, Konya’nın tarihi zenginliğinin de bir nevi özeti gibi. Kasabayı çevreleyen tepelerde bulunan mağaralarda insan yerleşimleri Neolitik Çağ’a kadar uzanıyor. Bu mağaralarda daha sonra Hristiyanlığı yaymak için Konya’ya gelen Aziz Paul ve arkadaşları da yaşamış. Selçuklu döneminde Mevlevi dervişlerinin de uğrak yeri olan Sille, özellikle Karamanlı Türk Ortodoksları’nın Müslüman Türklerle beraber yaşadığı yerleşim yeri olarak biliniyor. Maalesef mübadele döneminde buradaki Türk Hristiyan toplum, Yunanistan’daki Müslüman Türklerle yer değiştirmiş…

Sille Haritası

Sille’ye geldiğimizde çayın yanındaki tarihi örnek evler ve şirin mekanlar hemen içimizi ısıtıyor. Ama bu sadece başlangıç, çayın kenarından ilerledikçe Sille’nin sunduğu şeylerin çok daha fazla olduğunu şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla görüyoruz. Tarihi camiler, kiliseler, uzakta görünen sayısız mağara ve daha nicesi, bizim için Sille’yi unutulmazlar arasına yazdırıyor…

Sille’de tarihi mezarlık

Vadiyi tam karşıdan ve yukarıdan gören konumuyla Sille Şapeli dikkatimizi çekiyor. Şapele doğru yürürken kadim mezarların yanından yürüyoruz. Bunların hepsi ayrı bir tarihi eser, bir süre sadece bu mezarları izliyoruz. Sonra tepeye tırmanıp şapele ulaşıyoruz. Şapel, 2012 yılında geçirdiği restorasyonla Zaman Müzesi‘ne çevrilmiş. Hemen yanındaki mezarlığı ve Sille’nin kadimliğini de düşününce ölümü-ölümsüzlüğü, zamanı-sonsuzluğu düşündürten küçük ama çok etkileyici, bulunduğu atmosferin hakkını veren bir müze olduğunu içimizde hissediyoruz. Müzede Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait özel tasarım saatler, cep ve masa takvimi, çeşitli dönemlere ait güneş saatleri gibi insanlığın zamanı ölçmek için bulduğu birçok araç sergileniyor. Bütün bunlar da ilginç ama müzenin tartışılmaz biçimde en etkileyici öğesi kadim bir usturlab, her zaman karşınıza çıkacak bir şey değil görmeden geçmeyin derim…

Zaman Müzesi’nde Kadim Bir Usturlab

Sille’de Hristiyanlığın izleri halen görülebiliyor. Günümüze Aya Elenia Kilisesi olarak adlandırılan kilise Bizan döneminde 327 yılında inşa edilmiş. Michael Archangelos adına yaptırıldığı için bu adla da anılıyor. Kilisenin içindeki tasvirler ve genel mimarisi gerçekten güzel. En ilgi çekici kısımlarından biri ise kilisenin girişinde yer alan Karamanoğlu Türkçesi ile yazılmış kitabesi. Ne yazdığını tam olarak anlayamasak da çağrışımlarla bir fikir yürütmek mümkün oluyor 🙂

Sille – Aya Elenia Kilisesi
Kilise girişindeki Karamanlı Türkçesi ile yazılı kitabe

Kiliseyi gezdikten sonra Sille’deki en ilginç ve orjinal yapılardan birine doğru yola çıkıyoruz. Kasabanın içinden geçip bittiği yerde birden karşımıza çıkan Şeytan Köprüsü güzelliğiyle büyülüyor bizi. Sille’ye özgü coğrafyanın bir unsuru olan kayalar üzerine kurulmuş tarihi köprü harika bir görselliğe sahip. Köprünün üzerine çıkıp yürümek de mümkün ama biraz cesaret istiyor 🙂

Sille – Şeytan Köprüsü

Şeytan Köprüsü’nün kendine has atmosferinin yaşadıktan sonra kasaba merkezine geri dönüyoruz. Tarihi camileri ve hamamı görüyor, sonra mağaralara doğru yürüyoruz. Mağaralara ulaştığımızda bakımsızlık ve iyi korunmaması nedeniyle hayal kırıklığı yaşıyoruz; bu nedenle mağaraları uzaktan görmek yakından görmekten daha güzel…

Çatalhöyük

Konya’ya gelip Çatalhöyük‘ü görmeden dönmek olmaz. Konya’nın güney doğusundaki Çumra ilçesi sınırları içinde yer alan Çatalhöyük, Konya merkezden yaklaşık 45 dakika mesafede bulunuyor. 9000 yıllık bir geçmişe sahip Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri ve bu yerleşim yerindeki insanlar tarım uygulayarak yaşayan ilk topluluklardan biri kabul ediliyor.

Çatalhöyük Haritası

Çatalhöyük, Doğu ve Batı Höyüğü olarak 2 ana yerleşim yerinden oluşuyor. Doğu Höyüğü’nün geçmişi Neolitik Çağ’a kadar uzanıyor. Batı Höyüğü ise Kalkolitik Çağ’da yerleşim merkezi olmuş. Çatalhöyük’ün toplam nüfusunun zirve döneminde 8000’e kadar ulaştığı tahmin ediliyor ve son olarak Bizans döneminde yerleşim görmüş.

Çatalhöyük’ten

Çatalhöyük’ün girişinde döneme ait evlerin ve yerleşim yerlerini canlandıracak şekilde inşa edilmiş yapılar bulunuyor. Bunları gezerken insanların zamanında nasıl yaşadığına dair fikir sahibi olabiliyorsunuz. Ayrıca yine giriş kısmında yer alan ufak bir müze sayılabilecek sergi alanında daha detaylı bilgilere ulaşılabiliyor. Bu iki alanda da Çatalhöyük’ün canlı bir yerleşim merkezi olduğu çağlarda kültür ve sanat açısından da oldukça ileride olduğunu anlayabiliyoruz. Çatalhöyük’te bulunan önemli eserlerin büyük bölümünün daha önce gezdiğimiz Konya Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiğini de hatırlatmadan geçmeyelim.

Bizim ziyaret ettiğimiz dönemde Batı Höyüğü kapalı olduğu için sadece Doğu Höyüğü’nü görme şansımız oldu. Doğu Höyüğü’nde binlerce yıl öncesine ait yerleşim alanları görünce, teknolojik açıdan çok az imkana sahip insanların o dönemde kurduğu düzenden ve şehir anlayışından etkilenmemek mümkün değil. Tüm bunları düşününce Çatalhöyük’ün neden Unesco Dünya Kültür Miras Listesi’nde olduğunu insan çok daha iyi anlıyor.

Çatalhöyük’te antik yerleşimler

Konya… Anadolu’nun ortasındaki uçsuz bucaksız ovası, verimli topraklarıyla insanlığa her daim ev sahipliği yapmış. 9 bin yıl önce Çatalhöyük’le başlayan şehrin tarihi, Selçuklular döneminde zirve yapmış. Mevlana gibi bir düşünür ile bir gönül ve hoşgörünün merkezi olmuş, Sille ile çok farklı kültürleri bir potada eritmiş. Günümüzde de tüm bunlara eklediği Bilim Teknoloji Merkezi ve Tropikal Bahçe gibi oluşumlar ile yeniliklere, geleceğe kapı açıyor. Kısacası Konya, 7’den 77’ye herkese çok boyutlu bir deneyim sunuyor….

Gezi Tarihi: Şubat 2014 – Kasım 2022

Kitap Önerisi: Mesnevi – Mevlana, Beş Şehir – Ahmet Hamdi Tanpınar, Aşk – Elif Şafak

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir