New York Sokaklarında…
Sayısız gökdeleni, dünyanın en etkileyici müzelerinden bazılarını, her dilden ve milletten insan mozağini barındıran, daha önce bulunmasanız da filmler-diziler sayesinde orada bulunduğunuzu düşündüren, her daim dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri olan New York’tayız. “Yeni kıta”ya ayak bastığımız bu yaz mevsiminde, bu şehri hakkıyla gezelim diyoruz ve New York için (jetlag dahil :)) yaklaşık 1 haftalık bir gezi planlıyoruz. Bakalım hiç gitmeden bir şekilde bildiğimizi düşündüğümüz bu şehri aslında ne kadar tanıyormuşuz, bunu göreceğiz… (Jetlag demişken benim tecrübelerim doğudan batıya değil de batıdan doğuya uzun seyahatlerde jetlag yaşandığı yönünde, yani Türkiye’ye dönüşte bunu yaşayacağız…).
New York kocaman bir şehir. Bu kocaman yapının kalbindeyse Manhattan yer alıyor. Bronx, Brooklyn, Queens, New York’un diğer ünlü ve büyük bölgeleri ama hiçbirinin ünü Manhattan’la yarışamıyor. Bir yandan Hudson Nehri, diğer taraftan East (Doğu) Nehri’yle çevrelenen dünyanın en ünlü ve en nüfus yoğun adası Manhattan; aşağı (downtown), orta (midtown) ve yukarı (uptown) olmak üzere 3 ana bölgeye ayrılıyor. Bu üç bölgede de şehrin en önemli simgelerinden birkaçı bulunuyor, yani birini diğerine tercih etmek veya gidip görmemek imkansız. Konaklama için de her bölgede seçenekler sınırsız. Biz Central Park ve civarındaki müzelere yakın olmak için tercihimizi Yukarı Manhattan’dan yana kullandık. Burada Hotel Lucerne‘de konakladık, genel olarak da memnun kaldık. Manhattan’ın yukarı batı yakasında kalan otel aynı zamanda metroya oldukça yakın. New York’ta nerede kalırsanız kalın konum olarak metroya yakınlığa dikkat etmenizi tavsiye ediyorum. Metro ağı gezerken büyük kolaylık ve zaman tasarrufu sağlıyor.
Yukarı Manhattan (Uptown)
1-Central Park
Yukarı Manhattan’ın göbeğinde bulunan Central Park, New York’un gökdelenleri arasında şehrin nefes almasını sağlayan ciğerleri gibi… Central Park, şehrin cetvelle çizilmiş gibi olan cadde ve blokları arasında yaklaşık 3.5km2’lik bir alana 19.yüzyılın ikinci yarısında kurulmuş. Her daim belirli bir kalabalığa sahip parkta, bisiklete binenler, yürüyenler, piknik yapıp dinlenenler eksik olmuyor. Bunun dışında parkın farklı köşeleri her daim çeşitli kültür-sanat-spor aktivitelerine ev sahipliği yapıyor. Park, bir tam gün ayrılacak kadar büyük. Hal böyle olunca, biz de parkı farklı günlerde birkaç saatlik zaman dilimleri ayırarak gezmeyi tercih ettik.


Parkın batı tarafından giriş yapıp göle doğru yürüyüş yaptığınızda yolumuz “Ladies Pavillion” diye anılan kısma çıkıyor. Bu noktadan parkın doğal ortamının yanı sıra şehrin gökdelenlerinin etkileyici silüeti güzel manzaralar sunuyor. Bu manzaraları daha önce izlediğiniz birçok filmden hatırlamanız mümkün. Kısacası, ilk kez görmüş gibi olmayacaksınız belki, ama yine de etkileneceksiniz 🙂
Bu noktadan gölün aşağısına, güneye doğru ilerlediğimizde “Strawberry Fields” (Çilek Tarlaları) kısmına geliyoruz. Burada New York’ta bir cinayete kurban giden John Lennon’a adanmış “Imagine” mozaiği dikkat çekiyor.

Parkta yürürken sürekli olarak kulaklıklarını takmış yürüyen, koşan, bisiklete veya patene binen New Yorklularla karşılaşıyorsunuz. Bir de parkın asıl ev sahibi olan sincaplarla 🙂 İstanbul’daki bazı büyük parklarda da sincap görmek mümkün ama Central Park’ta o kadar fazlalar ki… Bir süre her şeyi bırakıp bu sıcakkanlı, şirin hayvanları izliyoruz. Sincap dışında ağaçların arasında çekingen gözlerle bizi izleyen birkaç da rakun görüyoruz.

Central Park’ta klasikleşmiş aktivitelerden biri de The Mall‘da “Literary Walk” (edebi yürüyüş) gerçekleştirmek. The Mall, Kuzey Amerika’da bulunan Elm ağaçlarının sağlı sollu yer aldığı şirin bir yol. Bu yolu edebi yürüyüşe çeviren ise, yol üzerinde belirli noktalarda çeşitli şair/yazarların heykellerinin bulunması. Biz de “edebi yürüyüşümüzü” yapıp yolun sonunda parkın en canlı noktalarından birine Bethesda Terrace ve Bethesda Fountain‘in bulunduğu alana ulaşıyoruz. Bethesda Fountain, alanın ortasındaki güzel fıskiye, 1840’lı yıllarda şehrin sularının temizlenmesini simgeleyen bir melek heykeli olarak bu alana yerleştirilmiş. Bu nedenle “Angel of the Waters” olarak da anılıyor.

Bu parkın bundan 150 yıl önce kente hastalık saçan bir bataklık olduğunu düşünmek mümkün değil. Parktaki geniş düzlüklerde spor veya piknik yapmak, güneşlenmek oldukça popüler. Bunun için de en çok tercih edilen yerler Sheep Meadow ve Great Lawn. Özellikle Great Lawn’u görünce burada ne güzel top oynanır diye düşünmeden edemiyor insan, ama Amerikalılar burayı softball için ayırmış 🙂

Parkın aşağı kısmında yer alan Central Park Hayvanat Bahçesi görece küçük olmasına rağmen parkta keyifle gezilecek yerlerden biri. Hayvanların doğal yaşam alanlarına yakın bir formatta barındırıldığını ve oldukça bakımlı olduğunu söyleyebilirim. Özellikle cıvıl cıvıl ortamı ile Tropik Bahçe’yi, kar leoparlarını, penguenleri ve parkın yıldızları konumundaki deniz aslanlarını görmeden geçmeyin…


2-Museum of Natural History
Museum of Natural History yani Doğa Tarih Müzesi müzeler cenneti New York’ta ilk gezilecek müzelerden biri. Central Park’ın batı orta hizasına parka komşu konumda yer alan bu müze, 1869 yılında kurulmuş. Müzeyle ilgili detaylara geçmeden önce New York’taki müzelerle ilgili yararlı bir bilgi vermekte fayda var; buradaki müzelerin çoğunluğunda giriş ücreti ziyaretçilere bağlı bağış mantığında işliyor. Önerilen bir giriş ücreti olmakla beraber (ki bu müze için yetişkinler için 23 dolar) gönlünüzden kopan miktarı ödeyip içeri girebiliyorsunuz 🙂

Doğa tarih müzesinde, evrenin oluşumu, gezegenler & göktaşları, madenler, dinozorlar, hayvan fosilleri gibi evren ve doğa tarihi ile ilgili çok fazla bilgi ve salon bulunuyor. Kıyaslamak gerekirse Ankara’da bulunan MTA Müzesi, bu müze yanında fragman gibi kalıyor maalesef. Müzede, uzayla ilgili bilgi ve gösterimlerin yer aldığı Hayden Planetaryumu, Dinozorlar Salonu, devasa mavi balinasıyla Okyanus Yaşamı Salonu ve Kelebek Konservatuvarı unutamayacağınız izler bırakacaktır. Burayı hakkıyla gezebilmek için en azından bir yarım gün ayırmanızı tavsiye ediyorum.

New York’un hemen hemen her köşesi Hollywood tarafından sayısız kere mekan edinilmiş, Doğa Tarih Müzesi de bunlardan biri elbette. Müzede, doğa bilimci kimliği ve Amerika’ya kazandırdığı milli parklarla öne çıkan eski ABD Başkanı Theodore Rooselvelt’e adanmış galerileri görünce “Müzede Bir Gece (Night At the Museum)” serisi hemen akla geliyor 🙂


3-MET (Metropolitan Museum of Art)
New York’un bir diğer şahane müzesi Metropolitan Musuem of Art, kısaltmaları seven Amerikalıların deyimiyle MET, Central Park’ın doğu tarafında yer alıyor. Tıpkı Doğa Tarih Müzesi gibi en az yarım gün hatta ve hatta bir gün ayırmanıza değecek büyüklükteki bu müzede de giriş ücreti yukarıda bahsettiğim üzere gönlünüzden kopan miktar kadar 🙂


150 yıllık geçmişiyle bu müzede, 250’den fazla salonda 3 milyon civarında eser bulunuyor. Antik Yunan – Roma dönemine ait heykeller, Anadolu topraklarına ait mozaikler, Dendur Tapınağı başta olmak üzere Mısır’dan getirilen etkileyici eserler, Çin porselenleri, Pasifik yerlilerine ait ahşap ürünler gibi çok geniş yelpazeden birçok eseri bir arada görebileceğiniz ender müzelerden birindesiniz. Her anının tadını çıkarın, zaten zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız 🙂


Galeriler arasında kaybolurken yine de düşünmeden edemiyor insan; neredeyse hiçbiri kendi kültür ve tarihine ait olmayan eserlerin burada olması ne kadar doğru? Bir yandan eserlerin çok iyi koşullarda korunduğu ve bu eserlere gereken değerin verildiğini görmek güzel olsa da, bu soruya içimizi rahatlatacak tek cevap sanırım şu oluyor: Amerika Birleşik Devletleri çok kültürlü, çok uluslu bir ülke ve bu müzede ülkenin içinde barındırdığı kültür mozaiğini yansıtmaya, buna hitap etmeye çalışmışlar. Bu açıdan bakınca başarılı da olmuşlar…


Müzede bazı galeriler farklı ülkelerden gelen eserlere ayrılmış. Bu galeriler de o ülkelerden bazı kişi veya ailelerin katkısıyla oluşturulmuş. Koç Family Hall olarak anılan galeride de ülkemizden gelen halı, kilim, seramik, el yazması gibi ürünler sergileniyor. Kilometrelerce uzakta ülkesinden izler görünce insan kendini çok daha iyi hissediyor 🙂

MET’te birçok harika galeri ve eser bulunuyor ama müzenin en öne çıkan özelliğinin barındırdığı tablo koleksiyonları olduğunu söylemeliyim. Amerikalı sanatçılar Emanuel Leutze, Albert Bierstadt, Winslow Homer’in yanı sıra Botticelli, Bellini, El Greco, Ingres, Rembrandt, Van Gogh, Monet, Goya, Renoir, Picasso gibi büyük ressamlardan enfes tablolar göreceksiniz ve gözlerinizin pası silinecek…


MET’te saatler süren geziden sonra içinizdeki sanat aşkını söndüremediyseniz iyi haber şu ki New York’un dünyaca ünlü caddesi Museum Mile da bulunuyorsunuz 🙂 Central Park’ın aşağı doğu köşesinde, 5.Cadde ile 59.Sokak’ın kesiştiği noktadan itibaren yukarıya doğru uzanan yaklaşık 1 mil uzunluğundaki bölgede MET’e ek olarak birbirinden güzel müzeler bulunuyor. Bunlardan en önemlileri Frick Collection, Guggenheim Museum, Neue Galerie, Whitney Museum ve Museum of the City of New York olarak sayılabilir. Biz bunlardan hiçbirini ziyaret edemesek de Guggenheim Müzesi’nin kendine has güzel mimarisini yakından görmeyi ihmal etmedik.

4-Lincoln Center of Performing Arts
Yukarı Manhattan’ın batı kısmında, Central Park ile Hudson Nehri arasında kalan bölgede yer alan Lincoln Center of Performing Arts şehrin bir diğer kültür merkezi konumunda. Yaklaşık 7 hektarlık bir alana kurulmuş Lincoln Center’da, güzel mimarisiyle dikkat çeken 4 ana bina bulunuyor. Hemen merkezde yer alan 4000 kişilik kapasiteli Metropolitan Opera House mimarisinin yanı sıra, ana giriş holündeki dışarıdan da görülebilen Chagall’a ait duvar resimleriyle öne çıkıyor.

Şehir balesi ve operasının merkezi olan New York State Theater ve karşısındaki Avery Fisher Hall ana meydandaki diğer iki ana bina konumunda. Avery Fisher Hall’ın arkasındaki şirin Lincoln Center Theater bu kültür merkezindeki yapıların sonuncusu. Bu binaların birinde, muhteşem atmosferde bir gösteri izleyebilmek gerçekten harika olurdu…

Orta Manhattan (Midtown)
1-Times Square & Broadway
Orta Manhattan’ın kalbi, aslında New York’un da kalbi sayılabilecek Times Square‘e metroyla ulaşıp adımımızı meydana atar atmaz bir renk-ışık şöleni ve tabii azımsanmayacak bir kalabalık bizi karşılıyor. Avrupa şehirlerinin klasikleşmiş büyük meydanlarının aksine çok da büyük olmayan bu meydanda, gökdelenler üzerindeki devasa ekranlar her yanı çevrelemiş durumda. Bir süre hipnotize olmuş gibi bunları seyretmeden edemiyor insan. Tam da bu noktada MFÖ‘yü hatırlayıp selamımızı çakalım…

Times Square, Broadway ile 7.Cadde’nin kesişim noktasında 42. ile 53.Sokakları içine alan bölgeyi kapsıyor. İsmini zamanında meydanda yer alan The New York Times gazetesinden almış ve gazete binası sonradan taşınsa bile aynı ismi korumuş. Bundan 50 yıl önce kentin yine merkezi konumunda olsa da, suçların eksik olmadığı yoksulluğun boy gösterdiği çok da güvenli olmayan bir alanmış. 1970’lerden sonra bu durumdan sıyrılarak şehrin tüm dinaminizmini yaşayabileceğiniz turistik bir eğlence noktasına dönüşmüş.

Times Square aslında Manhattan’ın tiyatro, gösteri, müzikal bölgesinin merkezi ve Broadway adı da bununla özdeşleşmiş. 40. ve 53.Cadde arasında kalan ve Great White Way (Büyük Beyaz Yol) olarak anılan kısımda ,özellikle de 42.Cadde’de, New Amsterdam, New Victory, Times Square, Nederlander gibi Manhattan’ın ikonik tiyatroları bulunuyor. Meydanda yürürken zemine kazınmış efsaneleşmiş tiyatro oyuncularının ve tiyatroların isimlerini görebilirsiniz. 42.Cadde üzerindeki bir diğer ikonik yer ise Madame Tussaud Müzesi, görmemenize imkan yok ama yine de belirtmeden geçmeyeyim 🙂

Times Square & Broadway kesişiminde sarı sarı taksiler çevremizde cirit atıyor. New York’la özdeşleşmiş filmlerin belki de birincisi olan “Taxi Driver”ı anımsayıp gülümsüyoruz. Sağlı sollu mağazalar, dükkanlar arasında ilerliyoruz. Burası Amerikan kapitalizminin en büyük markalarını görmeden geçemeyeceğiniz bir yer de elbette. Hard Rock Cafe’den, Disney Store’a, Sketchers’dan adım başı her köşede yer alan Starbucks ve McDonalds’a kadar hepsi meydan civarında karşınıza çıkıyor. Bunlardan Disney Store’a uğramak keyifli olabilir.

2-Bryant Park & New York Public Library
Times Square’den 42.Cadde üzerinde doğuya doğru 4-5 dakikalık bir yürüyüşle gökdelenler arasına gizlenmiş Bryant Park‘a ulaşıyoruz. Bu genişçe yeşil alan çevredeki gökdelenlerde çalışan beyaz yakalıların öğlen arasını değerlendirdiği, yemek yiyip keyifle vakit geçirdiği bir yer. Ayrıca kitap okuma odaları, satranç turnuvaları, sergiler, konserler gibi farklı aktiviteler ve kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapıyor.

Parka ismini veren William Cullen Bryant, 19.yüzyılda yaşamış Amerika’nın en önde gelen şairlerinden biri. Her ne kadar Massachusetts’de doğsa da hayatının çok büyük bölümünü New York’ta geçiren Bryant, yaşadığı dönemde Central Park ve MET gibi New York’un şu an simgeleşmiş mekanlarının kurulmasına öncülük eden bir grup insan arasındaymış. Şair kimliğini ve parkın komşusu New York Public Library’i (New York Halk Kütüphanesi) düşününce parka gerçekten çok uygun bir isim konulmuş diye düşünüyorum 🙂

Parkın bitişiğindeki New York Public Library‘e gelip, kütüphane binasının önündeki “Sabır” ve “Metanet” isimli aslan heykellerini görüyoruz. İçeriye girdiğimizde en az dışı kadar etkileyici mimarisiyle çok geniş bir salonla karşılaşıyoruz. Bunlar sadece başlangıç, asıl merdivenleri çıkıp ana kütüphane salonuna çıktığımızda büyüleniyoruz…

Dünyanın en büyüklerinden biri olan ve milyonlarca kitap-el yazmasına ev sahipliği yapan kütüphanenin okuma salonu mimarisiyle, ferahlığıyla, düzeniyle gerçekten çok etkileyici. Tavanı ise bu güzelliği tamamlayan bir şaheser niteliğinde. Sessizliğimizi koruyup anın tadını çıkarıyoruz… (Kütüphane meraklıları için bkz: Prag Strahov Manastırı Kütüphanesi)


3-Grand Central
Kütüphaneden ayrılınca şehrin bir diğer sembol yapılarından ana tren istasyon binası Grand Central‘a yürüyoruz. Yine 42.Cadde üzerinde bulunan Grand Central’e ilerlerken yakınlarında bulunan New York’un önemli gökdelenlerinden MetLife Building ve Chrysler Building‘i de görüyoruz.

Grand Central, 1913 yılında tamamlanmış ve çok güzel bir mimariye sahip. Toplamda 48 tren hattının kesişim noktasındaki bu ana istasyon, sürpriz olmayacak şekilde her daim belirli bir kalabalığa da sahip. Burası bir istasyon binasından çok daha fazlası. Cafeler, restorantlar, barlar, mağazalarla aynı zamanda bir yaşam merkezi. Merdivenlere çıkıp bu etkileyici atmosferin tadını çıkarıyoruz ve binanın mimarisini doyasıya izliyoruz…

4-5th Avenue ve Çevresi
Grand Central’dan çıkıp 42.Cadde üzerinde geldiğimiz yönde geriye doğru yürüyüp 5th Avenue‘ye ulaşıyoruz. Yaklaşık 10km’lik bu upuzun cadde, şehrin en önemli yapılarından bazılarına ev sahipliği yapıyor ve Broadway’le beraber şehrin en popüler caddesi. Aşağıda Washington Sqaure Park’tan başlayan cadde yukarıda Central Park’ın yanından Museum Mile’ı da içine alarak Harlem’e kadar uzanıyor.

Biz de caddede New Yorkluların arasına karışıp sağlı-sollu mağazaları geçerek yukarıya doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası kendimizi görkemli St.Patrick’s Cathedral‘inin önünde buluyoruz. 1874’te tamamlandığında bölgedeki en yüksek bina olan bu katedral, günümüzdeki kendisini çevreleyen gökdelenlerin yanında epey küçük kalsa da hala etkileyici.

Katedralin karşı tarafında kalan alan şehrin bir diğer önemli merkezine, Rockefeller Center‘a çıkıyor. Adından anlaşılacağı gibi sadece ABD’ye değil dünyaya yön veren ünlü iş adamı Rockefeller tarafından yaptırılmış. Yaklaşık 9 hektarlık bu komplekste, iş yerleri, restorantlar, mağazalar bulunuyor. Dünya ülke bayrakları ile çevrili alanın aşağısındaki ünlü Prometheus Heykeli görülmeye değer güzellikte.


Bu alanın göbeğindeki Lego mağazası en çok rağbet gören mağazalardan biri, bir süre vakit ayırmak keyifli olabilir. Kompleksin en büyük binası olan GE Building ABD’nin en büyük TV kanallarından NBC’ye ev sahipliği yapıyor. Bunun yanı sıra 6000 kişi kapasiteli Radio City Music Hall ve New York’un en ünlü (biraz da çirkin) gökdelenlerinden Donald Trump’a ait Trump Tower bu bölgede görülebilecekler arasında.
(New York’un gökdelenlerinden bahsetmişken kentin en ünlü binası ve simgelerinden biri olan Empire State Building‘ten bahsetmemek olmaz. 1932 yılında tamamlanan bu bina 443 metrelik yüksekliğiyle 1972’de ünlü ikiz kulelerin tamamlanmasına kadar kentin (hatta dünyanın) en yüksek gökdeleniydi. Konum olarak tam olarak 5th Avenue üzerinde olmasa da aşağıya doğru yürüdüğünüzde 34.Cadde kesişiminde karşınıza çıkacak. Biz yapamasak da çatısına çıkıp New York’un silüetini yukarıdan izlemek eşsiz bir deneyim olabilir diye düşünüyorum. Böylelikle efsanevi King Kong filmine de bir selam duruşu olabilir :))


5th Avenue’de yukarı doğru ilerleyip Central Park’a kadar uzanıyoruz. 59.Cadde ile birleşen noktada New York’un nostaljik faytonları ile karşılaşıyoruz, bunlarla Central Park ve civarında tur atılabiliyor. Fayton duraklarının bulunduğu noktada karşılıklı iki heykel bulunuyor. Biri Amerikan İç Savaşı komutanlarından General Sherman’a, diğeri gazete yayıncısı Joseph Pulitzer’e adanmış. Özellikle Pulitzer Fountain görülmeye değer.

Pulitzer Çeşmesi’nin hemen karşısında Apple’ın dünyadaki en ünlü ve en çok ciroya sahip mağazalarından biri bulunuyor. Bu mağazayı Amerika’ya gelip kendileri veya yakınları için Apple ürünü almaya gittikleri turistik bir yer olarak da nitelendirebiliriz 🙂 Her daim kalabalık ve cıvıl cıvıl ortamıyla Apple meraklısı olmayanlar için bile ilginç olabilecek bir yer, Apple’ın müşteri deneyimini ne kadar önemsediğine dair tecrübe edinmek bile ziyaret edilebilir…

5-Washington Square Park
Washington Square Park, Orta Manhattan’ın Aşağı Manhattan’la kesiştiği bölgede yer alan kentin önemli meydanlarından biri. Parkın kuzey giriş tarafında bulunan tak, Paris’teki Zafer Takı’ndan esinlenerek yaptırılmış. Zaten epey de benziyor. Parkta Amerika’nın ilk başkanı George Washinghton ve İtalya’nın kurulmasına öncülük eden generel Giusseppe Garibaldi’ye ait heykeller bulunuyor. Parkın ortasında yer alan fıskiyeler ve havuz New Yorklular için bir buluşma ve toplanma alanı. Park birçok kültürel etkinliğe ve gösteriye ev sahipliği yapıyor. Sokak sanatçıları ve performansçılarının eksik olmadığı parkta ilginç bir gösteriye denk gelmeniz oldukça mümkün.

6-SoHo- TriBeCa – Little Italy – Chinatown
Orta Manhattan ile Aşağı Manhattan bölgelerinin sınırında New York’un bazı ilginç mahalleleri bulunuyor. Adını Houston Caddesi’nden alan South of Houston’un kısaltması SoHo, şehrin sanatçıları ve zenginlerine ev sahipliği yapan bir bölge konumunda. Pahalı ve gözde kafe-restorantları ve sanat galerileriyle İstanbul Cihangir’i akla getiriyor. Burada açık havada bir kafede oturup çevreyi gözlemlemek yapılabilecek en iyi seçeneklerden biri.
SoHo’nun hemen güneyindeki bölgeye kısaltmaları çok seven Amerikalılar TriBeCa (Triangle Below Canal) adını vermiş. TriBeCa da SoHo’ya benzer şekilde New York’un en pahalı ve gözde muhitlerinden birine dönüşmüş. Buranın ünlenmesinde en büyük rolü oynayanlardan biri ise ünlü aktör Robert De Niro olmuş. Bölgede 1990 yılında açtığı Tribeca Grill (meraklıları için link) adlı restorant halen büyük bir ilgi odağı. De Niro, aynı zamanda bu restorantla beraber bölgede Tribeca Film Center‘ın açılmasına öncü olmuş.

SoHo ve TriBeCa bölgelerinin doğusunda New Yorklu Çinlilerin mahallesi Chinatown ve İtalyanların tarihi bölgesi Little Italy bulunuyor. Özellikle 200.000’den fazla Çinlinin yaşadığı Chinatown, New York’taki en orjinal yerlerden biri. Kendine has dükkanları ile kendinizi Doğu Asya’da hissediyorsunuz.
Little Italy ise görece çok daha küçük ama çok keyifli bir yer. Gökdelenlerden arınmış otantik havası, sıcaklığı ve şirin restorantları ile New York’ta yemek yemek için en güzel mahallelerden biri. Şiddetle tavsiye ediyorum.
Aşağı Manhattan (Lower Manhattan)
1-Wall Street & Financial District
Aşağı Manhtattan denince akla gelen ilk yer hiç kuşkusuz Wall Street ve Financial District oluyor. Sadece ABD ekonomisi için değil dünya ekonomisi için de çok önemli bir yere sahip olan Financial District, birbirine çok yakın onlarca gökdelenleri ile insanı karınca gibi hissettiriyor.

Metro ile Aşağı Manhattan’a gelip Broadway’den yukarı doğru çıktığımızda ilk dikkatimizi çeken “Charging Bull” adı ile anılan boğa heykeli ve çevresindeki kalabalık oluyor. Öyle ki bronz heykel insanların dokunmasıyla parıl parıl parlar hale gelmiş 🙂 Broadway’den yolumuza devam ederken bir yandan gözümüz kaldırım zemininde. Kaldırım yazıları Amerikan tarihinden önemli mucitlere, aktörlere, öncü isimlere adanmış…

Wall Street’e geldiğimizde ne yalan söylemeli biraz şaşırıyoruz. Adını herkesin ezbere bildiği, dünyanın ekonomi merkezi küçük, çok mütevazi bir sokaktan ibaret. Ama çevresindekiler öyle değil tabii 🙂 Şehrin en yüksek gökdelenlerinden Bank of Manhattan binasından, New York Stock Exchange’e, ilk Amerikan başkanı George Washington’ın 1789’da yemin ettiği Federal Hall’dan Fitch Ratings’e çevrede ilgi çekici çok şey var.

Wall Street’ten ayrılıp biraz daha yukarı çıktığımızda şehrin en can alıcı yerlerinden birine geliyoruz. 11 Eylül saldırısından önce ikiz kuleleriyle meşhur World Trade Center’da, ikiz kulelerin durduğu alana konulan “Ground Zero” olarak anılan devasa anıt çukurlar insanın tüylerini diken diken ediyor. 11 Eylül saldırısı ve sonrasıyla ilgili detaylı bilgi almak için yakınlardaki 9/11 Tribute Museum ziyaret edilebilir.

2-Battery Park
Manhattan’ın güney ucunda yer alan Battery Park, Financial District’in yoğun gökdelenleri arasında nefes alınacak güzel bir alan. Parkta bulunan Castle Clinton‘ın, New York tarihinde önemli bir yeri var. Bu kale 19.yüzyılın başlarında New York gemilerini koruyan topçu birliği için yaptırılmış, ve parkın ismi de buradan geliyor.

Castle Clinton daha sonra farklı amaçlar için kullanılmış, günümüzde ise ünlü Özgürlük Heykeli ve Ellis Adası‘na giden feribotlara (South Ferry) bilet alınan yapı olarak kullanılıyor. Açıkçası biz bu feribota binmeyi tercih etmedik, çünkü aklımızda Staten Island’a gitmek vardı. Bu feribottan Özgürlük Heykeli de belirli bir mesafeden de olsa görülebiliyor.

3-Governors Island
Battery Park’tan hemen bitişiğindeki New York Limanı’na geçiyoruz. Buradan Manhattan’ın yakınlarındaki tüm adalara gidilebiliyor. Bizim ilk hedefimiz Manhattan’dan sadece 700 metre, Brooklyn’den de yaklaşık 400 metre mesafedeki Governors Island olacak.

Governors Island, 1990’ların sonuna kadar Amerikan Sahil Güvenlik’e ait bir karakol konumundaymış. Günümüzde ise Ulusal Anıt statüsünde. Bu küçük ada çeşitli eğlencelerin düzenlendiği, güzel parklarla dolu gün boyu zaman geçirilebilecek keyifli bir yer. Adadan Manhattan manzarası da oldukça güzel, hatta daha güzeli belki bir tek Staten Island Feribotu’yla mümkün…


4-Staten Island Ferry
Bu kez Staten Island Ferry seferi için New York Limanı’ndayız (bunu Governors Island gezisi ile aynı gün yapmadığımızı belirtmeliyim :)) Öncelikle Staten Island’da görülmeye değer bir şey yok, peki o zaman bu feribot seferini niye yapıyoruz? Çünkü 20 dakika süren bu deniz yolculuğunda Manhattan’ın en güzel manzaralarını ve Özgürlük Heykeli’ni yakınlardan izlemek mümkün, hem de bedava 🙂

Feribota binince, hareket etmesiyle beraber Manhattan’a bakan arka tarafta en güzel manzara için bir yer kapma mücadelesi oluyor ama endişelenmeyin. Yolculuk yeterince uzun herkese vakit var, dahası bunun bir de dönüşü var unutmayın 🙂

Feribotla giderken Özgürlük Heykeli‘ni de yakınlardan görebiliyoruz. Fransa’nın ABD’ye iki ülkenin dostluğunu pekiştirmek için hediye ettiği 46 metrelik bu heykeli daha çocukluğumuzdan itibaren biliriz. Sadece New York’un değil Hollywood’un da etkisiyle ABD’nin simgesine dönüşmüştür. Çocuklukta insan daha mı büyütüyor yoksa öyle yansıtılmak için özel bir çaba mı sergileniyordu bilemiyorum ama heykel benim açımdan hayal kırıklığı oldu, ben heykelin çok daha büyük ve ihtişamlı olduğunu düşünürdüm. Artık her şeye daha kolay ulaşıldığından ve çok da abartılacak bir yanı olmadığından olacak, Özgürlük Heykeli artık eskisi kadar da ön plana çıkarılmıyor gibi geliyor bana…

Staten Island’a ulaşınca limana iniyor ve bir sonraki feribotun gelmesini beklemeye başlıyoruz. (Saatlerinden tam emin olamasam da seferler 20 veya 30 dakikada bir gerçekleşiyor, akşam saatlerinde de devam ediyor). Limanda da güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Sokak müzisyenlerinden oluşan bir grup, sadece bir kontrabas eşliğinde beatbox jazz konseri veriyor. Feribotu beklerken daha eğlenceli bir uğraş olamazdı diyerek keyifle dinliyoruz.

5-Brooklyn Köprüsü
Artık Aşağı Manhattan ve de New York’daki son durağımızdayız. Ve bunun için de yine şehrin en büyük sembollerinden birinde, Brooklyn Köprüsü‘ndeyiz. 1833 yılında açılan yaklaşık 200 yaşındaki bu köprü, Aşağı Manhattan’la Brooklyn’i birbirine bağlıyor. New Yorkluların yürüyüş ve koşu için de fazlasıyla tercih ettiği köprü üzerinde havayı ve güzel manzarayı içinize çekebileceğiniz banklar mevcut. Birine kurulup zamanı akışına bırakmanızı tavsiye ediyorum.


Köprüyü baştan başa yürüyünce New York’un en özel mahallerinden biri olan Brooklyn Heigths’a ulaşıyoruz. Akşam inerken Manhattan’ın manzarası görsel bir şölene dönüşüyor. Bu manzara çok tanıdık, bizi çocukluğumuza götürüyor: Parliament Sinema Kulübü gecelerine ve muhteşem müziğine (All my life)…

Gezi Tarihi: Ağustos 2017
Kitap Önerisi: Paul Auster – New York Üçlemesi (Cam Kent – Hayaletler – Kilitli Oda)
Son yorumlar